İzmir Çağdaş mı?

Konya Maceram Nasıl Başladı?

Konya Gerici mi?

 

 

 

İZMİR ÇAĞDAŞ MI?

 

Ben bildim bileli İzmir için “çağdaş kent” denir.

Neden çağdaştır?

Ya da çağdaşlık nedir?

Türk Dil Kurumuna göre çağdaş:

1. Aynı çağda yaşayan, çağcıl, asri, muasır

2. Bulunulan çağın anlayışına, şartlarına uygun olan, çağcıl, modern, asri anlamlarına

gelmekteymiş.

Başlığa bakarak yanlış anlamanızı istemem ben İzmir’e severek yerleştim. Ne de olsa baba ocağım.

Halen de seviyorum ancak beni rahatsız eden daha doğrusu kafamı kurcalayan birkaç konuya değinmek istiyorum.

Benim kafamdaki çağdaş kavramı ile İzmir’in çağdaşlığı bir türlü aynı noktada kesişmiyor. Neden mi?

1. Şehir içi ulaşım

2. Şehrin mimari gelişimi

3. İnsanların birbirine saygısı

4. Çevre temizliği

5. Engelli Engelleri

 

1.  ŞEHİR İÇİ ULAŞIM:

Çağdaş bir şehirde şehir içi ulaşım çok rahattır; kitle ulaşım sistemi ve bisiklet yolları şehri sarıp sarmalamıştır.

Ama İzmir’e geldiğim 1988 yılından beri ne yazık ki bu bahsettiklerim yok.

Otobüslerin kalkış saatleri ve geldiği-gittiği durakların bilgisi yoktu(halen yok).

Oysa aynı dönemde Çorum’a gittiğimde otobüslerin üzerindeki yazılar dikkatimi çekti: bu otobüs ana duraktan saat başlarında ve buçuklarda kalkar veya 15 ve 45 geçe kalkar gibi.

Oysa orayı birçok kişi küçük ve geri kalmış kabul eder.

Oysa çağdaş İzmir’de ana duraklarda otobüslerin kaçta kalkacağı belli değildir. Bir ara 10, 20, 30 dakikada bir kalkar gibi levhalar duraklarda yer aldıysa da bu sürelere uyulmadığı için kısa sürede yok oldular.

Yerleştiğimden beri her yeni belediye başkanına sorunları yazdım hatta çözümler bile önerdim. Bu önerilerden biri Almanya’daki duraklardaki otobüslerle ilgili bilgilerdi. Resimlerini bile çekip gönderdim.

Birkaç yıl sonra duraklarda o bilgi levhalarını görünce çok mutlu oldum ama mutluluğum kısa sürdü çünkü Almanya’daki otobüs ve tramvayla ilgili bilgi panoları İzmir’de reklam panosu olmuştu.

Benim oturduğum yerden Alsancak’a giden otobüsler genellikle 20 dakika arayla kalkarken Konak’ta çok kez 45 dakika beklediğimi bilirim, sonra gelen tıklım tıklım dolu otobüsün birkaç dakika sonrasında kısmen dolu olan ikincisi geçer. İnsanlar onu doldurur. Bir de bakarsınız ki beş dakika geçmeden üçüncüsü bomboş gelir. İşin garibi en arkadaki boş otobüs öne geçmez/geçirilmez ve en öndeki tıkış tıkış en arkadaki bomboş gider. Ben yıllardır ilgili yerlere şikâyet ederim ama değişen bir şey yok.

Çok eskiden İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek bir güne mal oluyordu. Şimdi gittiğimde kıskanıyorum.

Havaalanına metro ile gidebiliyorum. Kısa sürede hava alanından istediğim yere gidiyorum. Ama İzmir’de Balçova’dan Konak’a gidemiyorum. Gidiş yine iyi, ilk duraktan biniyorum ama dönüş biraz önce yazdıklarım nedeniyle tam bir işkence.

Duraklarda danışacak kimse yok; bilet gişelerine sorduğunuzda haklı olarak kızıyorlar, bilmek zorunda da değiller.

Çağdaş bir kentte bunlar olmaz.

Çağdaş kentte bisiklet iyi bir ulaşım aracıdır. Ama İzmir’de bisiklet yolları olmadığı için gençler buldukları alanda laf olsun diye bisiklete biniyorlar. Bu sorunlardan dolayı olsa gerek bize yurtdışından gelen yabancı misafirler İzmir’de benim zorumla kalıyorlar. Onlara İzmir’e gelmişken Kemeraltı’nı ve Etnoğrafya müzesini görmeden gitmelerinin kayıp olacağını anlatarak en azından oraları görmelerini sağlıyorum. Tabii ki arabamızla götürüyoruz.

 

2.  ŞEHRİN MİMARİ GELİŞİMİ:

1977 yılında İzmir’e ilk kez geldiğimde babamla Mithatpaşa Caddesinden Narlıdere’ye kadar gitmiştik. Mithatpaşa caddesine bayılmıştım.

Yıllar sonra Küçükyalı’da evim oldu ama park yeri sorunu, kaldırımların işgali nedeniyle yollarda yürüme gibi nedenlerle Balçova’ya kaçtım.

Mithatpaşa caddesinin eski resimlerini gördükçe çok üzülüyorum. Eskiden (yani çağdaş olmadan önce) evler yapılırken şehrin rüzgâr yönüne göre yapılırmış. Özellikle İzmir’in imbatı meşhurdur (İmbat: Yazın, gündüz denizden karaya doğru esen mevsim rüzgârı). Gündüz denizin serinliğini getiren bu rüzgâr, gece dağdan denize doğru eser dolayısıyla güzel bir iklim oluşur. Bu esintiye göre yapılan evlerde de doğal klima oluştuğundan insanlar sıcaktan çok fazla etkilenmezler. Bu özelliği Alanya’da iken öğrenmiştim, kaldığım eski yapı üç katlı evde dayanılmaz sıcaklarda bile sıcaktan rahatsız olmuyordum; etken sadece esintinin yönü olmayıp, yüksek tavanlar da bu doğal akımı destekliyorlarmış.

İzmir’de de eski evlerin/yalıların benzer şekilde inşa edilmiş olduğunu fark ettim. Ancak İzmir’deki o güzelim yalılar yıkılmış yerine İzmirli bir yazarın dediği gibi “Çin Seddi” benzeri apartmanlar dikilmiş.

Ne sakıncası var demeyin o yüksek binalar, arkasında kalan evlerin rüzgârını keserek serinletici etkiden yararlanamamasına neden olmuştur.

Herhalde İzmir’e yapılmış olan en büyük mimari kötülük bu olsa gerek. Şehirde bir değişiklik yapılmak istendiğinde, hemen bazı sivil toplum kuruluşları tarafından “şehrin görüntüsünü bozar” avazıyla engellenmektedir.

Oysa İzmir’de zaten görüntü kalmamış.

Bazen Karataş, Küçükyalı ve Göztepe arasında gezerken yıkılan, yıkılmak üzere olan çok güzel iki-üç katlı evler görüyorum.

Çağdaş kentlerde bu evler yenilenerek hem görüntü kirliliğinin önüne geçilir hem de eski güzellikler korunur.

Ama ne yazık ki bu özeni İzmir’de göremiyorum. Tarihini koruma ya da görüntü kirliliğini önleme kaygısı yok.

Mithatpaşa caddesi ile İnönü caddesi arasındaki paralel sokaklardan geçerken kaygı duyuyorum. Çünkü daracık sokaklar korunmuş; tek ya da iki katlı evler yıkılıp yerine apartmanlar dikilmiş, neredeyse hiçbirinin otoparkı yok(neredeyse tüm İzmir’de çok katlı lüks addedilen apartmanların hemen hemen hiçbirinin otoparkı yok/ya da çok yetersiz).

Sokaklar araba parkına dönmüş.

Bir yangın çıksa itfaiye nasıl geçecek diye merak ediyorum ve kaygılanıyorum.

Şehrin birçok yeri yeni kurulmuş. Mesela benim oturduğum Balçova 20 küsur yıllık bir geçmişe sahip diğer bir deyişle, ülkemizde şehir planlamacılığının olduğu (yani üniversitelerde eğitiminin verildiği) dönemlerde buralardaki narenciye bahçeleri yok edilerek apartmanlar dikilmiş ama birçok apartmanın park yeri yok, sokaklar çok dar olmamasına rağmen sağlı sollu park eden arabalar nedeniyle sokaklar daralıyor. İzmir’in birçok yerinde apartmanlar dikilirken arabalar için park yeri düşünülmüyor. Hâlbuki şehirde en hızlı artan şey özel otomobil sayısı.

Avrupa ve Amerika’da son yirmi yılda kurulan yeni şehir bölümlerinde apartmanların yer altı otoparkları var ve caddeler bizlerdekinin iki misli genişlikte. Almanya’da böyle bir yerde oturdum ve orada sokaklarda yürürken insan içinde bir ferahlık hissediyor.

İzmir’de kaldırımlar insanların yürümesi için yapılmamıştır. Zira kaldırımlar ya teşhir yeridir, ya kafeteryaların/kafelerin oturma yeridir ya da arabaların park yeridir.

İnsanlar, özellikle de küçük çocuklar okula gidip gelirken caddede yürürler. Bazı yerlerde kaldırımlara arabalar park etmesinler diye kaldırımlar o kadar yüksek yapılmıştır ki yaşlılar, dizlerinden sorunları olanlar, küçük çocuklar vb. kaldırım yerine caddede yürümeyi tercih ederler.

 

3.  İNSANLARIN BİRBİRİNE SAYGISI:

Bazen e-posta ile İzmir’le ilgili yazılar geliyor bunlardan bazılarında “İzmir’in insanları çok güler yüzlüdür, tanımadığınız insanlar bile selam verir” yazıyor. Oysa ben bunlara pek şahit olamadım. O dönemleri yakalayamadığım için ayrıca üzülüyorum.

Benim bahsetmek istediğim aslında başka şey.

Ne Ankara’da ne Kayseri’de ne de Sivas’ta rastlamadığım (zaten yurtdışında benim gördüğüm yerlerde benzer örnekleri yok) bir alışkanlık var: Sokak Düğünü.

Köylerde bu alışkanlığa rastlarsınız. Çünkü oralarda hasat zamanı ve bazı dönemler göz önünde tutularak düğünler sokakta yapılır. Çünkü o dönemde hiç kimse sabahın köründe tarlaya gitmeyecektir, herkes gelip rahatlıkla eğlenebilecektir.

Hatta düğün için düşünülen yerde hasta ya da cenaze varsa düğün yeri başka yere alınır.

Oysa İzmir’de yüzlerce insanın oturduğu bir sokakta sandalyeler konuyor, yüksek sesli hoparlörler kuruluyor (tabii ki resmi izin alınıyor) ve düğün başlıyor. 

Üç-beş sokak ötesinden bile duyulan müziğin sizin zevkinize uygun olup olmaması hiç önemli değil, şarkı söylediğini sanan kişinin sesinin berbat olması da önemli değil.

Kapı ve pencereleri sonuna kadar kapatmanıza rağmen (hem de sıcağın bunalttığı günlerde) seslerin evinizin içinde olması da önemli değil yeter ki insanlar başkalarını rahatsız etmenin keyfini çıkarsınlar.

Bu kadar kötü tablo çizmemden bazıları rahatsız olabilir.

Ama İzmir Türkiye’nin üçüncü büyük şehri ve çağdaş olmakla övünüyor, böyle bir şehirde insanları rahatsız etmek nasıl bir çağdaşlıktır?

O gürültüyü dinlemek zorunda kalan yüzlerce insanın kimler olabileceğini düşünelim:

Bebek hastadır annesi zorla uyutmuşken bu gürültüyle uyanan bebekle nasıl baş edilir?

Kaç gündür migren ağrısı çeken birinin ağrısı o gün biraz hafiflemiştir, bu gürültünün nasıl bir etkisi olur dersiniz?

Gece çalışan ve gündüz sıcak nedeniyle uyuyamayan ve serinlik basınca birkaç saat uyumak için çabalayan birinin yerinde olmak ister misiniz?

Ya da üniversite öğrencisi/asistan vs olabilirdiniz ve ertesi gün sınava girmeniz gerekiyor olabilirdi.

Gördüğünüz gibi köyde yaşamadığımızdan çok çeşitli işlerle meşgul olduğumuzdan evimizde rahatımızın bozulmaması için çağdaş şehirlerde düğünler için düğün salonları yapılmıştır. Resmi makamlar nasıl izin veriyorlar halen anlamış değilim. Hiç olmazsa hoparlör kurulmasına izin verilmese daha mantıklı olmaz mı? Aslında mantıklısı sokak düğünlerinin olmamasıdır…

Gürültü yapılması mubahtır alışkanlığından olsa gerek düğün/eğlence salonunu terk edenler gecenin saat birinde ya da ikisinde korna çalmakta sakınca görmüyor ve ne kadar rahatsız ettiklerini düşünmüyorlar.  

Bir de arabada yüksek sesle müzik dinleme alışkanlığı var. Gündüz trafikte arabanızla seyrederken ya da yolda yürürken yanınızdan geçen ve arabasında müziği sonuna kadar açması yetmiyormuş gibi camlarını da açıp kendi müziğini size zorla dinleten gençlere bu zorbalıktan ne anladıklarını soramıyorum.

Aynı şeyi gecenin sessizliğinde yaptıklarında ise onları hayırla anmıyorum.

Apartmanda oturan komşular evlerindeki çocuklarına/gençlerine yüksek sesle müzik dinlememeleri gerektiğini anlatmıyorlar ve en büyük sorunlar yüksek sesle müzik dinlemekten çıkıyor.

Oysa çağdaş ülkelerin çağdaş şehirlerinde yaşayan insanlar başkalarını rahatsız etmeden yaşama sanatı geliştirmişlerdir.

Çünkü evler insanların kendilerini rahat hissettikleri ortamlar olmak zorunda, başkalarının bu huzuru bozmaya hakları olamaz.

Demokrasi, başkasının hakkının başladığı yerde benimkinin bitmesi demektir ya da benim hakkımın başladığı yerde başkasının hakkı biter.

Beraber yaşadığımız bir ortamda birbirimizin hakkına tecavüz etmemeliyiz.

Bana göre bu çağdaşlığın bir gereğidir.      

Rahatsız olduğum diğer bir şey mağazalara gittiğimde özellikle de Kemeraltı’nda tezgâhtarların (hem baylar hem de bayanlar) teyze, abla, yenge gibi ifadeler kullanması.

Pazara gittiğimde satıcıların bu ifadeleri hoş görebilirim ama bir mağazada asla. 

Bir defasında bir mağazada gece kıyafeti deniyordum tezgâhtar yine “abla” deyince sabahtan beri duyduğum akrabalık ifadelerinden o kadar bıkmışım ki ben de “affedersin ama ben bir kardeşim olduğunu hatırlamıyorum, annem sizden hiç bahsetmedi” dedim. Kadın bozuldu tabii. Kaliteli olduğunu varsaydığım mağazalara gittiğimde İzmir’de herkes 36 bedene sahipmiş gibi kıyafetler sattıklarından kendime uygun beden bulamıyorum.

Gittiğim diğer mağazalarda ise ya tezgâhtarların söyledikleri nedeniyle ya da kıyafetlere bakarken sanki alıp kaçacakmışım gibi arkamda dolaştıklarından kaçıyorum.

Ya da bazı hoşuma giden kıyafetlerin bulunduğu mağazalara kapısından bakmamla kaçmam bir oluyor; çünkü sahibinin ya da tezgâhtarların ellerinde sigara içerisi leş gibi kokuyor.

Yani kıyafet daha rafta iken leş gibi sigara kokuyor. Bu bahsettiklerime yine birçok şehirde rast gelebilirsiniz. Ama o şehirlerin hiçbiri İzmir gibi “çağdaş” olmakla övünmez, onlar mütevazıdır. Çağdaş bir şehrin mağazalarında tezgâhtarlardan/satıcıdan benim beklentim “buyurun efendim/hanımefendi/beyefendi”, “yardımcı olabilir miyim?” gibi ifadelerdir.

 

4.  ÇEVRE:

Çekirdek, ülkemizde en sevilen eğlenceliktir ve bana göre cips yemek yerine çekirdek çitmek çok daha sağlıklıdır. Gelgelelim ülkemizde halen çekirdek yeme terbiyesi yok. Evlerde yere düşmesin diye herkes pür dikkat kesilirken, sokaklar çöplükmüş gibi yerlere atmakta sakınca görmüyorlar. Bu yüzden de birçok açık alanda çekirdek/kabuklu yemişler yasaklanmış durumda.

İzmir’de de ne yazık ki çok farklı değil, çağdaş bir kentte beklersiniz ki insanlar ellerine bir torba alır ve çekirdek kabuklarını onun içine koyar.

Bazen ikaz ettiğim insanların tepkileri çok ağır oluyor, bir dövmedikleri kaldığı durumlarda oluyor.

Konak meydanındaki yeşil çimenlerin üstü bir ara bembeyaz çekirdek kabuklarıyla doluydu, aylar sonra gördüğümde ise çimenler kalmamıştı herhalde kabuklardaki tuzlar çimenlere zarar verdiler diye düşündüm.

İnciraltı’nda ve sahil yolundaki yürüyüş yolu olduğu gibi çekirdek kabuklarıyla doluyor. Bu ise şehrin iddia edilen çağdaş görünümüne hiç mi hiç yakışmıyor. 

Çağdaş ülkelerde insanlar doğalarına sahip çıkarlar. Mesela denizlerinde poşetler sahillerinde sigara izmaritleri ve plastik şişeler olmaz.

İzmir’de üzüldüğüm önemli bir konuda yok edilen narenciye bahçeleri. Verimli topraklarda şimdi portakal, mandalin, limon yerine apartmanlar yetişmiş. Anayollara ve bazı parklara palmiye ve çam ağacı dikme yarışı var. Palmiye Akdeniz bitki örtüsü olduğundan ve İzmir’in sembollerinden olduğundan ona sözüm yok. Ama sokaklara palmiye dışında hiç olmazsa İzmir’e has ağaçlar neden dikilmez?

Çam ağacı yerine açelya, manolya, mandalin, portakal, limon dikilse ne olur.

Balçova Termal otelin bahçesinde bir tane dut ağacı vardı, ne hikmetse geçen sene dipten budadılar. Ve her yere çam diktiler. Bu otele kuzey Avrupa’dan hastalar geliyor. Onların memleketinde bolca çam var. Çam yerine bahsettiğim ağaçlar dikilse ve hastalar geldikleri şehrin bitki örtüsünü tanısalar hatta meyveleri ağacından koparıp yeseler hoş olmaz mı?

O dut ağacının yeri beğenilmiyorsa budanacağına uygun bir yere dikilse ve insanlar ondan yese ne olurdu?

Çağdaşlık, kendi doğalını yok edip yabancı olana özenmek midir???

İzmirliler çimen ekeceğiz diye doğal bitki örtüsünü yok ediyorlar. Çimen güzel bir şey ama bana göre bu iklime uygun değil; hemen sararıyorlar, çok su istiyorlar.

Oysa İzmir’in kendine has bitkileri var bunlar genellikle her zaman yeşil kalıyorlar.

Bu yeşillikler her derde deva ya da hepsinden yiyecek olarak yararlanılıyor.

Benim yaşantım iç Anadolu’da geçtiğinden bu kadar çok yeşillikle tanışmamıştım, o nedenle bu yeşillikler beni büyülüyor.

İlk geldiğim yıllarda bir gün bir İzmirli bir arkadaşla yeşillik bir alanda yürüyüş yapıyorduk, benim ot olarak gördüğüm her yeşilin bir adı olduğunu hangisinden ne yemekler yapıldığını bana anlattığında inanasım gelmemişti. Bu güzelliklerin yok edilmesi beni içten yaralıyor. Gelecekte buralarda yaşayacak kişiler ısırgan otu, ebegümeci, kedi otu ve adını hatırlayamadığım/bilmediğim birçok otu artık göremeyecekler, çimenlerle mutlu olmaya çalışacaklar ama çimenler yenmiyor.    

 

 

5.  ENGELLİ ENGELLERİ:

Çağdaş şehirlerde çeşitli engelleri olan insanlar başkalarına muhtaç olmadan istedikleri yerlere çok rahat ulaşma olanağına sahiptir. Örnekler:

Kanada’da Toronto şehrinde kalacağımız otelin asansörüne bindiğimde düğmelerde gördüğüm brey (körler için hazırlanmış yükseltili) alfabesinin şaşkınlığı henüz geçmemişken her durduğu katı anons eden sistem beni iyice afallattı.

Bizim ülkemizde bunu yaşamak için herhalde bir asır daha gerekiyor.

Almanya Münih’te bütün şehir içi otobüslerin orta kapıları tekerlekli sandalye ve bebek arabasının girmesini sağlayacak şekilde kaldırımla aynı hizadaydı. Metrolarda asansörler her daim çalışıyordu.

Kaldırımlar bir karışın üstüne çıkmadığı gibi tekerlekli sandalye ve bebek arabasının kaldırma çıkış ve inişini kolaylaştıracak eğime sahiptiler. Özetle Engelliler hiç kimseye muhtaç olmadan ulaşım araçlarından yararlanabiliyorlardı. Sanırım çağdaşlık bu olsa gerek.

Çağdaş İzmir’imizde durum nasıl dersiniz?

Eğer gözünüz iyi seçemiyorsa, ayağınız sağlam değilse otobüse binmek sizin için mucize. Neden mi?

A durağından C durağına gideceksiniz diyelim. Durakta bekliyorsunuz. Karşıdan otobüs geliyor eğer üstündeki yazıyı okuyup dur işareti yapmazsanız saatte bir gelen bir otobüsü bir saat daha bekleyeceksiniz demektir.

Durakta bekliyorsunuz yaşlısınız zaten zor hareket ediyorsunuz, hastaneden eve döneceksiniz. Önünüzde iki körüklü otobüs durdu birden onların arkasında otobüsünüz belirdi siz ikinci otobüsü yarılamışken, öndeki otobüsler kalktı gitti ve sizin otobüste öne gitti siz ona yetişmek için geri dönerken otobüs tümüyle gitti.

Ben İzmir’deki otobüslerin dolmuş zihniyetiyle hareket ettiğini söyleyeceğim ama dolmuş hiç olmazsa bir müşteri bile görse bekliyor.

Oysa otobüsler kendilerine ayrılan ceplere bile girme tenezzülünde bulunmuyorlar ama bunun kabahati sürücülerde değil, sistemi yürütmeyi bilmeyen yönetici ve onların her dediğini yapan harekât memurları diye düşünüyorum.

Çünkü bir harekât memuru on dakikada burada olman gerekiyordu yine geç kaldın diye sürücüyü azarlarsa sürücü halkı taşımak yerine durağa yetişme kaygısı taşır.

Oysa sürücü halkı taşıma kaygısı taşısa(buna olanak veren sistem olsa) bugün yaşanan sorunların çoğu yaşanmaz.

Kaldırımlar bırakın engellileri sağlam insanların bile çıkamadığı yüksekliklerde ya da arabalar-dükkânlar - fast food sektörü tarafından işgal edilmiş haldedir.

Araçlar yaya geçidinde bile durmadan(hatta hızlarını azaltmadan) geçerler; kaldırımdan sağır, kör, sakat geçebilir gibi bir endişeleri yoktur.

Velhasıl çağdaş İzmir'imizde engeliniz varsa ya evde oturursunuz ya da özel arabanız varsa, yardım edecek bir yakınınız varsa zar zor gezebilirsiniz.

Alış veriş sizin neyinize oturun oturduğunuz yerde dercesine birçok alışveriş merkezi engellilere göre düzenlenmemiştir.

Okuduklarınızdan sonra belki de bana kızacaksınız her şehirde hatta her ülkede olabilecek şeyler yüzünden İzmir’e haksızlık ettiğimi düşüneceksiniz.

Haklısınız bahsettiklerim her şehirde olabilecek şeyler.

Ancak her fırsatta “çağdaş “olduğunu iddia eden bir şehirde iseniz bunlar ne yazık ki sırıtıyor. Umarım bu sorunlar kısa sürede çözümlenir.

Ancak her şey çok kötü değil mesela son yıllarda halka açık spor alanları ve spor aletleri yerleştiren belediye başkanlarına (özellikle de Balçova Belediye Başkanına) teşekkür ediyorum. Çocukların sokaklardan kurtarılıp bir spora yönlendirilmesi çabalarını takdir etmemek mümkün değil.

Ancak çağdaş lafını hak etmek için sanırım bundan daha fazlası gerekir. 

25 Nisan 2008

 

Başa Dön

 

 

KONYA GERİCİ Mİ?

 

KONYA MACERAM NASIL BAŞLADI?

Ben Sivas’ta Kayserili Yusuf Beyin torunu olarak doğdum ve dokuz yaşıma kadar Sivas’ta yaşadım. Şemsettin Sirer İlkokuluna başladım. Ancak İlkokulu Almanya’da bitirmek kısmet oldu.

Ortaokul ve Liseyi Kayseri’de bitirdim. Üniversiteyi Ankara’da bitirdim. Dokuz yıl Ankara’da çalıştım.

Sonra istifa edip İzmir’e baba ocağına gittim.

Babamın annesinin ailesi 1900 yılların başlarında Balkanlardan gelmişler.

Babamın dedesi de Kayseri’den gelmiş. Babamın dedesinin Osmanlı döneminden kalma nüfus kâğıdında Kayserili olduğu yazıyor. Onlar orada yerleşmişler, ben İzmir’e ilk 1977 yılında gittim. Hiç unutmam babamla Mithatpaşa Caddesine gittiğimizde bayılmıştım, istifa ettiğimde orada Küçükyalı semtinde oturmak kısmet oldu ama araba park yeri sorunu yüzünden nasıl kaçacağımı bilemedim.

Derken 2014 e kadar İzmir’de yaşadım.

İzmir’e gidiş nedenlerimden biri de soğuk memleketlerde yaşamaktan artık bıkmış, birazda sıcak bir yerde yaşayayım da “kemiklerim ısınsın” düşüncesiydi.

Özellikle Ankara’da o zamanlar gerek yurtlarda gerekse lojmanda yakıt yetmediği için dondurucu soğuklarda çok uzun süreler battaniye üstüne battaniye örterek ısınmaya çalıştığımızdan o soğuklar içime işlemişti.

Ayrıca hava kirliliğinden nefes almakta zorlanıyordum. O zamanlar doğal gaz Türkiye de var mıydı bilmiyorum, ama Ankara’da kömür ve akaryakıt kullanılıyordu.

İzmir’de ısındım ısınmasına da yaş ilerleyince o sıcaklar fazla gelmeye başladı, sıcağın beni yorduğunu fark ettim, havalar ısınınca pelte gibi oluyordum, hareket etmekte zorlanıyordum. Oturduğum yer İzmir’de oturulabilecek en temiz(jeotermal ısınma vardı ve dağın dibinde ormanlık alanın yanındaydık) yerde oturuyordum ısı merkeze göre bazen 1-2 derece düşük oluyordu. Gece uyuyabiliyorduk.  

Sıcağa bir de çevremizde düğün dernek gürültüsü ilave oldu, yazın pencere kapatmanız mümkün değil, boğulursunuz. Açık bıraktığınızda gürültü evin içinde(müzik demeye ne yazık ki dilim varmıyor). İster hasta olun, isterse dinlenmeye ihtiyaç duyun mümkün değil.

Üstelik bu bölge hastane ve üniversite olan bir yer.

Şikâyet ettik aldığımız cevap “insanların eğlenme hakkı var”.

Ne hikmetse AB ve ABD ülkelerinde kimseye bu hak tanınmaz iken İzmir’in ÇAĞDAŞ yönetimi bu hakkı veriyordu(AB ülkelerinde bile bu kadar çağdaş özgürlük ne yazık ki yoktu).

İzmir’den ayrılmak istememin bir diğer nedeni de kışlık ve yazlık evi olan, arabası olan, devletten de tıkır tıkır maaşı işleyen yani her şeye sahip, hep şikâyet eden hiç şükrettiklerini hatırlamadığım mutsuz insanlarıdır.

Çünkü mutsuz insanlar sizi de mutsuz ediyorlar.

İşte yukarıdaki nedenlerden dolayı yerleşecek yer aramaya başladık. Ankara’ya karar kıldık. Gittik hangi semte yerleşeceğimize de karar verdik.

Eşim internetten kiralık ev ararken bir gün karşısına çok güzel bir site reklamı çıkıyor ancak bu site Konya’da.

Tüm cesaretini toplayıp bana “Konya’ya gider misin?” diye sordu, ben de “Türkiye’de olduktan sonra her yerde yaşarım” dedim.

Hemen yola koyulduk, sitede reklamda vaat edilen her şey vardı. Ve biz Konya’ya geldik.

Konya ile hiçbir bağlantımız yoktu ben Ankara’dayken Mevlana’yı ziyarete gelmiştim. Bir de başka şehirlere giderken içinden geçmiş bu arada Mevlana’yı ziyaret etmişizdir.

Hatta 10-15 sene öncesinde Konya’dan geçerken Selçuk üniversitesinin şehir dışında olduğunu çevresinin bomboş olduğunu ama Üniversiteyi şehre bağlayan bir tramvay olduğunu görünce hem şaşırmış hem de takdir etmiştim.

Şimdi o bomboş olan yerdeki sitelerden birinde oturuyoruz.

Konya’ya yerleşeceğimizi duyan herkes İzmir bırakılır da Konya’ya yerleşilir mi? diye şaşırıyordu.

Şaşıranların nedeni İzmir gibi Çağdaş(?) bir yer bırakılır gerici bir şehre gidilir miydi? Bu sorunun yanıtını aşağıda bulabilirsiniz.

Konyalılar da deniz bırakılır mı? diye şaşırıyorlardı.

Konyalılara verdiğim cevaba gelince: Eğer eviniz denizin kenarında değilse nerede olduğun fark etmiyor; kaldı ki İzmir’de deniz kenarı otoyol, gürültüden oralarda oturmak bir süre sonra keyif olmaktan çıkıyor.

Şehirden zaten denize giremiyorsun, deniz kenarında gidip ağız tadıyla çay içecek yer yok. Denize girmek için en az iki saat gitmen gerekiyor o da deniz temizse.

İki yıl Kuşadası’nda toplam 2-3 kere denize girebildim. Konya’dan Side 3,5 saat ve deniz pırıl pırıl.

Maceramın nasıl başladığını anlatmaya çalıştım. Şimdi de biraz Konya’yı anlatmaya çalışayım.

 

Başa Dön

 

 

BENİM GÖZÜMLE KONYA

Konya bana göre Türkiye’nin en güzel şehir gibi şehirlerinden birincisi.

Eski yerleşim yerini hariç tutarsak yollar geniş, park yeri sorunu yok denecek kadar az.  

Şehir içi hem yeşil hem de yeşil alan dolu. Yeni yapılan sitelerde apartmanın kapladığı alanın en az üç katı kadar yeşil alanı var.

Bir yerden bir yere giderken Avrupa’nın bir şehrinde gibi hissediyorsunuz(bu tabir İzmir’den gelen misafirlerimize aittir).

Nalçacılar diye bir ana cadde var, bana anlatılana göre 40 yıl kadar önce belediye başkanı (hatta onun adıyla anılıyor) koca bir anayol yapınca kızmışlar “uçak mı indireceğn?” diye.

Şimdi o caddeden iki şerit tramvay, üç şerit gidiş üç şeritte geliş araç trafiği seyrediyor ve yetersiz kalıyor.

Adamdaki öngörüyü düşünebiliyor musunuz? Hem de arabanın yok denebileceği bir dönemde! (İzmir’de oturduğum semt portakal mandalina bahçelerinin yok edilip apartmanların dikildiği 30 - 35 küsur yıllık bir semtti, yollar daracık ve park yerleri yok).

Konya’da anayolların her iki tarafı ağaç, orta refüjler hem ağaçlı hem de çiçekli. Mart-nisan ayında orta refüjler dâhil her yer laleyle bezeniyor.

Alaattin tepesinde ve Kelebekler vadisinde rengârenk lalelerle desenler yapılıyor, İstanbul’a gitmemize gerek kalmıyor.

Yine Mevlana bahçesinde muhteşem laleler görebilirsiniz. Lale mevsiminden sonra başka çiçekler dikiliyor, yaz boyunca da her yer güllerle donatılıyor.

Biliyor musunuz LALEnin asıl vatanı KONYAymış. Buraya gelince öğrendik.

Konya’da dikkatimiz çeken diğer bir şey mangal merakı. Türkiye’nin başka yerinde var mıdır bu kadar bilmiyorum ama en fazla mangal alanı burada galiba. Herkesin arabasında mutlaka bir mangal hazır(hem kadın hem erkeğin).

Havalar azıcık ısındı mı Konya’lılar dışarıdalar demektir. Bu kadar çok park (nüfusa oranlandığında)başka şehirlerde var mıdır bilmiyorum.

Kelebekler vadisi diye bir park alanı yapılmış birkaç futbol sahasından daha büyüktür sanırım görmeniz gerekir. Her dönem çiçeklerle bezeniyor. İçinde ne ararsanız var (tüm parklarda olduğu üzere çocuk oyun alanı, mangal alanları, oturacak yerler), çok güzel düzenlenmiş bir çiçek bahçesi ve en önemlisi Kelebek müzesi ve tropikal bahçe.

Bu tropikal bahçede yüzlerce kelebek gezdiğiniz alanlarda uçuyor başınıza/vücudunuza konuyor muhteşem bir şey.

Yine 80 binde Devriâlem diye bir eğlence parkı yapılmış.

En az 15 çeşit(abartmış olabilirim) dinozor gerçek boyutları ile inşa edilmiş önünden geçerken bazıları ağzını, bazıları kuyruğunu oynatıp ses çıkarıyorlar.

Öbür tarafında dünya ve Türk masal kahramanları, çizgi film kahramanlarını görebilirsiniz.

Bir diğer tarafta minyatür tarihi eserler var. İstanbul’u gezmiş gibi oluyorsunuz ya da Dünya’daki diğer önemli yapıları görebilirsiniz.

Buradan ayrılıp hemen ilerideki Meram’a gidip nehir kıyısında keyif yapabilirsiniz.

Ya da ters yönde gidip Akyokuş denilen Belediyenin işlettiği mekâna gidip Konya’ya tepeden bakabilir bir de resim çekilebilirsiniz. İster lokantada bir şeyler yiyin ister kafeteryada bir şeyler yiyip için. Burası çok büyük bir alan çok büyükte otoparkı var ama yazın gece saat bire kadar park edecek yer bulmak çok zor.

Konya’da havalar ısınınca bütün parklar, meydanlar, yiyecek içecek yerleri hep dolu oluyor. Gece yarısı merkezde otobüs bekleyen genç bayanlara rastlarsanız hiç şaşırmayın.  

Daha bitmedi çocuğunuz varsa Bilim ve Teknoloji Müzesini gezmeden ayrılmayın. Sizin bile çok keyif alacağınızdan eminim.

Yine buraya geldiğimde öğrendiğim bir şey daha, Türk Yıldızlarının eğitim merkezi Konya. Bu nedenle Bilim Merkezinin (Havaalanının) yolu üzerinde Türk Yıldızları için yapılmış bir park içinde de eski uçaktan yapılmış restoran var.

Şehir merkezinde Kulesite denilen eski otogarın olduğu yerde yapılmış alışveriş merkezinin 42. katında döner lokantada yemek yerken Konya’yı seyredebilirsiniz, bir saatte turunu tamamlıyormuş. Henüz gidip yemek yemek kısmet olmadı ama seyir kulesinden etrafı seyrettik.

Biraz da tarihte dolaşalım mı?

Sille diye bir yer var, orta ve batı Anadolu’nun ilk kilisesinin olduğu, tarihin zengin bir şehriymiş. Merak ederseniz Sille’nin websayfası var okuyabilirsiniz. Sille, Rumların ve Müslümanların ortak bir mekânıdır.

Burada bir parantez açarak kısa bir bilgi vermek istiyorum:

RUM kimdir? Neden Mevlana Celâleddin Rumi denilmiştir? 

Rum çoğunluğun sandığı gibi Yunanla ilgisi olmayan bir kelimedir. Bize tarih doğru anlatılmadığı için, RUMun ne olduğu hiç anlatılmamıştır ve ne yazık ki Türkiye’nin birçok yeri anlatılırken RUM yerine Yunan/Grek kelimeleri kullanılmaktadır.

Bu hem korkunç bir hata hem de çok üzücü bir durumdur.

Daha iyi anlatabilmek için, geçmişe doğru bir seyahat edelim.

Büyük Roma İmparatorluğunu hatırlayalım. Büyük Roma İmparatorluğu iki oğul arasında bölünüyor: Batı Roma İmparatorluğu (Roma Şehri başşehri) Avrupa’da, Doğu Roma İmparatorluğu ’da (İstanbul/Konstantiniye başşehri) Anadolu olmak üzere.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, kendini “ben Doğu Rum (Yani Roma) Diyarının İmparatoruyum” şeklinde tanımlıyor.

Ve Anadolu, RUM İlleri olarak kabul görüyor.

Zamanla Anadolu’da İslamiyet yayılıyor. Ve Müslüman olmayanlara RUM deniliyor.

Yani Rum denilen insanlar Anadolu’nun İslamiyet’e geçmemiş halkıdır, yunan ya da grek değildir. Anadolu’da alfabe olarak grek alfabesi kullanılmıştır ama kullanılan dil bile Türkçeye çok yakındır. Benim bu tarih bilgim zaman içinde okuyarak ve gezdiğim yerlerde rehberlerin aktardıklarından oluşmaktadır, elimde size okuyun diyebileceğim bir kaynak yok. Ama araştırırsanız anlattıklarımın doğruluğunu görürsünüz.

Ne yazık ki birinci dünya savaşı sırasında Avrupa’nın öncülüğünde Avrupa’yı (daha doğrusu Balkanları) Müslümanlardan temizlemek için Müslümanları Türkiye’ye, Anadolu’daki Müslüman olmayan halkı da Avrupa’ya gönderdiler. İnsanlar yerlerinden yurtlarından edildiler. Yıllar boyunca ne gidenler ne de gelenler mutlu olamadı hep geride bıraktıkları anayurtlarını/topraklarını özlediler. Bilmedikleri dillere bilmedikleri adetlere alışamamışlardır. Bugün Yunanistan’da ve Balkanlarda bizim yemeklerimizi bulursunuz çünkü giden insanlar alışkanlıklarını da beraberlerinde götürmüşlerdir.

Aslında eskiden Osmanlı toprağı olan ülkelerde alışkanlıklar (müzik, yemek gibi) neredeyse aynıdır. Herkes bu bana aittir diye bağırır, herkes haklıdır ama unutulan bir şey var: bu ülkelerin hepsi eskiden bir aradaydı, aynı şeyleri paylaşıyorlardı. Ayrılınca hepsi de benim dedi yanlış değil ama ne yazık ki doğru da değil. Burada parantezi kapatıyorum.

Konya’da bize ilginç gelen mangaldan sonraki diğer bir husus ta ETLİEKMEK olayıdır.

Eşimle Konya’ya gelene kadar ”bu pidedir” diyordum ama bu sadece bir pide değilmiş; bir kültür/gelenek ne derseniz deyin ama pide demeyin.

İnanın neredeyse her sokakta en az bir etliekmekçi vardır. Etliekmeğin özelliği lahmacun hamuru gibi ince olmasıdır. Bir sokakta üç tane etliekmekçi gördüğünüzde şaşırmayın. Hepsi iş yapar. İnsanlar ya oturur orada yerler, ya da kasapta eti hazırlatıp gelir orada pişirtirler ya da evde hazırlayıp getirip pişirtirler;  bu fırınlarda aynı zamanda evden getirilen güveçlerde pişirilir.

Ortalama bir Konyalı, bana söylenene göre haftada en az bir kere etliekmek yemezse doymazmış.

Bir de fıkra gibi bir şey anlatayım: Komşunun ilkokul üçe giden torunu anlattı, yaz tatili yaklaştığı için öğretmen sormuş “tatilde ne yapacaksınız” diye bizim ki “Paris’e gideceğim” demiş öğretmen “ne yapacaksın orada” diye sorduğunda “etliekmekçi açacağım onlara lezzet tattıracağım” demiş. Herhalde TV de Paris’te Kurbağa bacağı ve salyangoz yediklerini duydu, Parislilere acıdı.

Konya’ya gelmişken Beyşehir’e de uğramazsanız olmaz, burada Beyşehir gölüne “göl” demeyin burası “Konya’nın Denizidir” derler.

Konya Anadolu’nun merkezinde olduğundan burası her yere yakındır. İstanbul hızlı trenle 4 buçuk saat, Ankara bir saat 45 dakika, Side arabayla 3,5 saat.

Bu şehirde (ve de Kayseri’de) sakın “hükümet sizden tabii güzel olur” demeyin size bir şey demeseler bile çok kırılırlar.

Çünkü Konya, Kayseri ve Kırıkkale cumhuriyet döneminin üç cezalı şehriymiş. Buralara hiçbir dönem yatırım yapılmamış. Hem Kayseri hem de Konya kendi yağı ile kavrulmuş. Ben ortaokul ve lisedeyken hatırlıyorum Kayseri çok güzel bir şehirdi, halen de öyle. İzmir’de “Sn Gül oraya yatırım yaptı” diye cazgırlık yapıyorlardı oysa Kayseri kendi olanaklarıyla her zaman bir adım önde olmuştur. Hatta “bir dikili ağacı yok, hızlı trende onun zamanında Kayseri’den değil Konya’dan geçirildi” diye Sn. Gül’e sitem ederler.

10 yıl kadar olmuştur, Kayseri’de taksiyle giderken çok geniş bir yol açılıyordu(6 ya da 8 şeritli), bu yol nereye açılıyor dediğimizde, taksici (aklımda yanlış kalmadıysa)”6. Organize Sanayii yapılacak onun yolu“ demişti. İzmirli olarak çok şaşırmıştık.

Konya’da aileler halen çok sıkı ilişki içindeler. Kayınvalide gelin birlikte oturan aileler var.

Siz maddi durum/eğitim düşüklüğü falan gibi nedenler ileri sürmeye başlamadan ben söyleyeyim. Ekonomik yönden oldukça iyi durumda olan, üniversite mezunu hanımlar var içlerinde. Kimisi çalışmaya ara vermiş kimisi de çalışıyor ve çocukları emin ellerde büyüsün aile kavramını bilsinler diye bir aradalar.

Aileler kalabalık olduğundan konu komşuya ayıracak vakitleri kalmıyor. Dışarıdan gelen insanlar bu yüzden onların kendilerine ilgi göstermediğini düşünmektedirler.

Aslında Kayseri’den biliyorum, dışarıdan gelen insana önce merhaba denir ama iyice tanıyıncaya kadar pek içli dışlı olunmaz. Ama tanıdıktan ve güven hissettikten sonra sizi içten kucaklayacaklarından emin olabilirsiniz. Kendinizi ailenin bir ferdi gibi hissedersiniz. Elbette her yerde ve her zaman istisnalar vardır. Bir de siz nasıl davranırsanız karşınızdakilerde size öyle davranırlar.

Konya’da insanlar muhafazakârdır, Kayseri’de olduğu gibi. Muhafazakâr insanlar her türlü yeniliği kendilerine uydurur ama geleneklerini sürdürmeye çalışırlar.

Yemek alışkanlıklarından, aile ilişkilerinden vazgeçmek istemezler.

Dış etkilerin günlük hayatlarını bozmasını çok istemezler.

Farklı düşüncelere açıktırlar ama alışkanlıklarını tercih ederler.

Muhafazakâr ile tutucu arasındaki en önemli fark: tutucu yeniliğe ve yeni düşüncelere açık değildir, tutucunun düşünceleri değişmez doğrulardır.

Tutucu gerici denilen insanlara en güzel örnektir.

Aslında benim hayatımda hep çağdaş geçinen insanlar vardı ama ne hikmetse bu çağdaşların düşünceleri değişmez doğrulardan oluşuyordu ve bu düşünceler tartışılamaz doğrulardan oluşuyordu…

Konya’ya ilk geldiğimizde eylül ayıydı ve şehirdeki panolarda Mevlana’nın doğum yıldönümü nedeniyle Mistik Müzik Festivali olduğu ilanı vardı. Şehri henüz tanımadığımız için park yeri bulmakta zorlanacağımızı düşünerek arabayı tramvay durağına bıraktık ve tramvayla gittik.

Bir de ne görelim muhteşem bir Mevlana Kültür Merkezi yapılmıştı ve çok büyük otoparkı vardı. Sekiz gün kadar süren Mistik Müzik Festivalinin her gününde farklı bir grup 1 – 3 saat arasında gösteri yapıyordu.

Her grup yerel müziklerinden, bazıları ilahilerinden(mesela İspanya’dan kilise müziği gibi) örnekler sunuyordu.

Rengârenk giysiler hiç görmediğimiz müzik aletleri ile muhteşem ziyafetler sunuyorlardı. Hippiler artık mazide kaldı sanıyordum ama halen varlarmış. Mistik Müzik Festivalinde envaı çeşit hippiler vardı ve en çok onlar eğleniyordu. Kendilerini müziğin ritmine kaptırıp aralarda merdivenlerde dans ediyorlardı.

Her sene kaçırmamaya çalışıyoruz. Tavsiyem siz de kaçırmayın.

Diyeceksiniz ki Mevlana nerede? Mevlana türbesinde, dergâh müze haline getirilmiş o kadar çok ziyaretçi var ki insan bazen o kalabalıkta kayboluyor. Her cumartesi akşamı kültür merkezinde sema gösterisi oluyor. Gelen misafirlerimizi götürdüğümüzde bizde izliyoruz ama cep telefonuyla ikaza rağmen kayıt yaparken flaş kullanılması nedeniyle keyfim kaçıyor o da ayrı bir sorun.

Unutmadan bir şey ilave edeyim: bir mevlevinin dediği gibi “Mevlana bir sevgi kelebeği değildir!”

Mevlana, mesnevisinde Kuranın anlaşılmasını sağlayan öyküleri beyitler halinde yazmıştır. Kuran dilinin hoşgörü ve sevgiden geçtiğini özetlemeye çalışmıştır.

Sema bir dans gösterisi değildir, Allaha aşk ile bağlananların zikirle kendinden geçtiği bir haldir. Hani Hinduların meditasyonu var ya işte teknik olarak onun benzeridir. Hindular çeşitli kelimelerle(en bilineni OM dur) zikir çekerler ve zihinlerini boşalttıklarını söylerler. Sema ve Semah’ta bir inancın yoğun halidir.  

Şimdilik Konya ile ilgili izlenimlerim bunlar.   

Umarım keyif almışsınızdır.

Ocak 2017

 

Başa Dön

 

Anasayfaya Dön