Aktif Eğitim (Benim Geçirdiğim Öğrenme Süreci)

Üniversitelerimizdeki Aktif Eğitim Uygulamaları

Bilim mi? O da Ne ki?

Bilim, Bilimsellik, Bilim Adamı

Kongreler, Sempozyumlar, Seminerler Neden Yapılır?

 

 

 

AKTİF EĞİTİM

 

AKTİF EĞİTİM NEDİR NE DEĞİLDİR?

 

Bu yazıyı okuyunca sakın aktif eğitim hakkında bilimsel bir yazı döşeneceği zannına kapılmayın. Böyle bir iddiam yok.

Sadece aktif eğitimin ne olduğu konusunda bu eğitimi verenlerin de kafasının karışık olduğunu düşünüyorum.

Öyle olmasa bazı yanlışlıklar yapılmaz. Ya da eğitim bilimi açısından faciaya yol açılmazdı.

Bu sözleri yazabilme cesaretini kendimde nasıl bulduğumu da isterseniz yazayım.

İlkokul 3.sınıfa başlamıştım ki Almanya’ya gittim.

Evimiz küçük bir köydeydi(Worms, Herrnsheim), aslında Worms Almanya tarihinde önemli bir yeri olan kasabaymış. Yaşadığımız köy ise zengin köyağalarının/beylerin hüküm sürdüğü sarayın olduğu geniş bağları olan tarihi önemi olan bir yermiş. Bunları son gittiğimde öğrendim.)

Köydeki kilisenin bir ilkokul bölümü vardı(geçen senelerde gittiğimde o kilisenin Evangeliklere ait olduğunu, Katolik kiliseye ait okulların çok kalabalık olduğundan Katolik olmayanların kabul edilmediğini öğrendim. Bu arada ilginç bir şey daha öğrendim. Geçmiş tarihlerde beyler arasında savaşlar oluyormuş. O savaşlarda kazanan bey katolikse köy Katolik, evangelik bey kazanırsa köy evangelik mezhebine göre yaşıyormuş. Hatta benim orada olduğum 1960 larda Katolikler evangeliklerle evlendiğinde/ ya da tersi durumlarda çok büyük sorunlar yaşanıyormuş. Şimdi o günleri yaşayanlar gülerek anlatıyorlar.)

Beş sınıf aynı anda dersteydik. Zaten hatırladığım kadarıyla toplam 20 - 25 öğrenciydik.

Güler yüzlü genç bir bayan öğretmenimiz vardı.

Ben Almanca bilmediğim için birinci sınıftan başlamıştım. Öğretmen fırsat buldukça benimle bizzat ilgileniyor, eşyaların adını söylüyor, karşılıklı konuşmaya çalışıyordu.

Hiç Almanca bilmeden ben yazıyla başladım ve matematik işlemlerini yaptım.

Çünkü öğretmenimiz her şeyi küçük kartlara resmetmiş ya da yazmıştı, bize sadece verdiği kartlardaki işlemleri yapmak yazıları yazmak düşüyordu.

Böylece hangi sınıfa sıra gelirse onunla ders yaparken diğer grup verdiği görevleri yapıyorduk.

Bu şekilde bir yılda ikişer sınıf atlayarak ikinci yılın sonunda dördüncü sınıfa geçtim ve Almancam oldukça ilerledi, masal ve ders kitaplarını rahatlıkla okuyup anlayabiliyordum.

Derken büyük şehre taşındık (Frankfurt). Oradaki öğretmenimiz yaşlı bir bayandı sınıfımız da yine 25 - 30 kişi arasındaydı.

Burada artık tek sınıftık. Masalarımız karşılıklı dizilmişti, bir masada karşılıklı oturan ikişerden dört öğrenci vardı, yerleşim hepimizin öğretmeni görebileceği şekildeydi.

Eğitim kitaplarında yer aldığı halde Türkiye’deki sınıflarda ne yazık ki halen uygulanmayan diğer bir şeyde sınıfın giriş kapısı yazı tahtasının tam karşısındaydı(bizdeki gibi yanında değil). Yani birisi sınıfa girdiğinde dikkatimiz girene kaymıyordu. Derslerimiz çok basitti.

Matematik dersinde kitaptan soru çözmekten ziyade, anlatılan ve örnek verilen konuya göre biz kendimiz matematik sorusu üretiyor, çözüyor ve ertesi gün hangimiz daha güzel soru ve çözüm bulmuşsak tahtada çözüyorduk. Yani eğlenceliydi.

Beşi bitirdiğimde metrekareye yeni başlamıştık ama ölçmeyi çok iyi kavramıştık. Çünkü evde ölçmediğimiz bir şey kalmamıştı.

Dördüncü sınıfta bulunduğumuz şehir ve Almanya hakkında coğrafi bilgiler öğreniyorduk.

Elimizdeki çalışma defterinde şematik olarak resmedilmiş haritalardaki ırmakları dağları boyayarak dersi öğreniyorduk.

Beşinci sınıfta ise Almanya’daki eyaletleri, sınırlarını, Almanya’ya komşu ülkelerin hangileri olduğunu ayrıntılarına (nüfusları, ne yedikleri, ürettikleri gibi konulara) girmeden; yüzeysel öğrendik.

Tabiat dersinde her birimize farklı hayvan veya bitkiyi öğrenme ödevi veriliyordu ve onları anlatıyorduk (bizde olduğu gibi soy-sülalesi-gelişimi olarak değil) ne yer ne içer, nerelerde yaşar, kuyruğu, rengi vs gibi.

Yazı dersinde el yazısı önemliydi. Doğru yazma dersinde öğretmen okur biz yazardık sonra birbirimizin yazdıklarını kontrol ederdik, doğru yapmış mıyız diye öğretmende kontrol ederdi.

Sınav yapıldığında hiç birbirimizin yazdığına bakmak aklımıza gelmezdi, oysa yazdıklarımızı rahatça görebiliyorduk.

Çünkü bizde şu düşünce vardı, benim bilmediğimi o nereden bilecek?

Bir de ben o kadar aptal mıyım ki onun bildiğini bilemeyeceğim?

Zaten bizden yarışmamız istenmiyordu ne kadar bildiğimizi kendimize öğretiyorlardı.

Eksiklerimizi görüp bir dahaki sefere doğru yapmaya çalışıyorduk.

Eğer aktif eğitimle ilgili yayınları okuduysanız bu anlattıklarımın aktif eğitim olduğunu anlarsınız.

1964-68 yıllarında Almanya’da böyle bir eğitim aldım.

Türkiye’ye dönüp ortaokula başladığımda feleğim şaştı.

Ama yine de sınıfta oldukça başarılıydım, bu başarımı öğrenmeyi öğrenmeme borçluydum.

Bütün bunlardan bana ne diyebilirsiniz, haklısınız.

Ancak son yıllarda üniversitelerde başlayan aktif eğitimi eleştirirken, eleştirme cesaretini nereden aldığımı anlamanız için anlattım.

Yine bir şansım daha oldu. Paramedik programının eğitimi tipik aktif eğitimdi.

Hem benden önce Kanada’ya giden arkadaşın uygulamalarından hem de Kanada’ya gittiğimde uyguladıklarım ve gördüklerimle bu eğitim şeklini içselleştirme olanağına kavuştum.

Amma velâkin, temelde bu eğitimi almamış, yatkınlığı olmayan öğretim elemanları sayesinde bu eğitim bile kısmen klasik eğitime döndürüldü.

Doktora dersi aldığımda Üniversitedeki aktif eğitim çalışmalarını başlatan bu konuya çok önem veren hocamızın bazı aktif eğitim uygulamaları nedeniyle üzüldüğü bir nokta vardı: aktif eğitim doğru verilmezse klasik eğitim kadar bile başarı sağlanamaz.

 

Başa Dön

 

 

GELELİM ÜNİVERSİTELERİMİZDEKİ ANLI ŞANLI AKTİF EĞİTİM UYGULAMALARINA:

 

1. YÖNTEM:

ÖĞRENCİYE ANLATTIRMA YÖNTEMİ

Sayın öğretim elemanları zannediyorlar ki, öğrencilere ders anlattırınca aktif eğitim oluyor.

Şöyle bir geriye gidip, bir konuyu öğrenme sürecinizi gözden geçirin.

Okuduğunuz konuyu anlamakta zorlandığınızda hoca anlatırken bir de bakarsınız ki o kadar zor değilmiş. Çünkü hoca örnek verir, açıklama yapar anlarsınız.

Öğrencisiniz diyelim unlu mamulleri pişirme dersine başladınız.

Daha önce hiç mutfağa girmemiş böyle bir işle uğraşmamış uğraşanı da görmemişsiniz.

Öğretim elemanı geliyor, kitabın konularını size paylaştırıyor ve sırayla anlatmanızı istiyor.

Sizin şansınıza ekmek pişirme düştü diyelim. Siz bir şey bilmediğiniz için ne yaparsınız, noktasına virgülüne ezberleyip anlatırsınız. Siz bunu yaparken ekmek pişirmeyi öğrenmiş olur musunuz?

Ezberlediklerinizi unutmama telaşıyla anlatıp geçersiniz. Arkadaşlar birbirine soru sormama konusunda anlaşırlar, ya da hoca korkusuyla cevabını hazırladıkları soruları sordururlar.

Ekmeğin nasıl pişirilmesi gerektiği konusu böylece atlatılmış olur.

Öğretim elemanı mutludur. Öğrenciye aktif eğitim vermiştir. Öğrenci memnundur, uzun süre ders çalışmak zorunda değildir.

Ama ekmeğin yoğrulma, hazırlanma, pişirilme aşamasında dikkat edilecek püf noktaları kimsenin dikkatini çekmemiştir.

Oysa o püf noktaları kek ve börek yapımında da gerekli olacak ama anlatıldı diye bir daha ele alınmayacaktır.

Oysa hoca böyle bir yöntem izleyeceğine konuyu özellikle püf noktalarını anlatsa ve öğrenciye kitaptaki gibi ekmek pişirmesini ve yaşadığı deneyimi paylaşmasını istese ya da uygulama imkânı varsa okulda öğrenciye yaptırsa işte o zaman aktif eğitim olur.

Çünkü öğretici bir temel bilgi vermiştir ve öğrenci en azından ne yapacağı konusunda bir fikir sahibi olmuştur.

İkinci yüksek lisansımda ve doktora derslerinde aynı yöntemi bizde uygulayan öğretim elemanları vardı(yani aktif eğitim adı altında ezberletme). Hafta boyunca bilmediğimiz konularda sayfalar dolusu tercüme yapmaktan konuyu anlamaya fırsat kalmıyordu.

İşin içinden çıkılamadığında öğrenciler arasında telefon trafiği devreye giriyordu.

İşin daha da komiği bu saçmalık yüzünden bazı konulardaki bilgilerim alt üst olmuştu. 

 

2. YÖNTEM:

VAKA HAZIRLAMALI YÖNTEM

Burada bir yazılı vaka hazırlanıyor. Öğrenciye dağıtılıyor.

Yararlanacağı yerli(çoğunlukla yabancı) kaynaklar sıralanıyor. Ve planlanan bir günde 5 - 10 öğrenciyle hoca bir araya gelerek vakada anlatılan konuyu irdeliyorlar.

Ne güzel değil mi?

Vakada anlatılan konuda temel eğitim almış kişi için harika bir yöntem (bir de, ilkokuldan itibaren öğrenmeyi öğrenmiş bir öğrenci grubu için). Mesela soru şu şekilde: BİR ATLETİN KOŞARKEN HANGİ KASLARI ÇALIŞIR?

Mükemmel bir soru ve öğretici de. Ancak anatomiyi bir kez özet olarak almamış, öğrenmeyi öğrenmemiş bir öğrenci için ne yazık ki aynı şeyi iddia edemem.

Sağlık meslek lisesinden gelen biri için bu harika bir öğrenme yöntemiyken, yıllardır sınava hazırlanmak için dört şıklı soru çözmeye yönlendirilmiş biri için bu verimli olamaz. Size iki örnek:

1. Aktif eğitim gören tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencileri sınav sorusu çalmışlardı (hocanın bilgisayarındaki bilgilere ulaşarak), üçüncü sınıf öğrencileri ise soruların fotokopi ile çoğaltıldığı yerden soru kaçırmışlardı.

AKTİF EĞİTİMDE ÖĞRENCİ SORU ÇALMAZ, çünkü onun için nottan ziyade ne kadar doğru öğrendiği önemlidir. Sınavın, kendi eksiklerini görmek ve kendisini denemek için iyi bir fırsat olacağına inanır.

Eğer öğrenci “soru çalıyorsa” ortada bir aktif öğretim olduğu söylenemez. Hocalar sadece kendilerini kandırıp dururlar.

 

2. Aktif eğitimde öğrenci kesin doğrulara tapmaz. Buda ne demek şimdi?

Bir gün stajda öğrencilerimizle kan basıncını tartışıyoruz. Yükselme - düşme ile ilgili konulardan bahsediyorduk.

Aktif eğitim gören ve beşinci sınıfa geçmiş bir tıp öğrencisi de bize katıldı. Bir süre sonra “bizim profesörler kan basıncını doğru dürüst bilmiyorlar” dedi.

Niye böyle düşündüğünü sorduğumda “kaç tane oturum yaptık her birinin hocası kan basıncının değerlerini farklı anlattı, biri diğerinin aynısı değil, ben hangisine inanıp uygulayacağımı bilemedim. Oysa siz burada çok farklı şeylerden bahsediyorsunuz” dedi.

Aktif öğretimde bir öğrenci böyle bir tereddüt yaşamaz, çünkü kafasında oluşan bu tereddüt için çıkış yolu arar, gider fizyoloji- patofizyoloji kitaplarını karıştırır ve cevabı bulur.

BURADA BENİM ÇIKARDIĞIM SONUÇ:

Aktif eğitimde amaç bilgi hamallığından kurtarmak ve öğrenmeyi öğretmek iken, bu sonuca ulaşılamamıştır. Yine bilgi hamallığı yaptırılmıştır.

Birçok kan basıncı ölçüm değerlerinin ne anlama geldiğini öğrencinin bilememe nedeni, bilgi hamallığı yani ezber mekanizmasının işin içinde olmasındandır.

 

 

egitim

Ezberle aktif eğitimi ayıran en önemli farkı yukarıdaki şemayı inceleyerek bulabilirsiniz.

Bir bilgiyi sunarken sadece anlatırsanız kullandığınız tekniklere göre hatırda kalma oranını artırabilirsiniz.

Ancak altı ya da sekiz ders arka arkaya öğrencinin(ya da öğrenenin) ilk kez karşılaştığı konularda anlatım yaparsanız bu oran iyice düşer.

Hele öğrenen konuyu tekrar edip anlamaya çalışmazsa (ki bizim öğrencilerimizin birçoğu ne yazık ki bu yoldalar) akılda kalma oranı en düşük seviyeye gelir. Bu durumda öğrenci sınava ezberleyerek girer.

Oysa öğretici konu hakkında bilgi verdikten sonra öğrenciye örnek olay vererek(vaka çalışması) ya da tartışma açarak öğrencinin konuyu kavramasını sağlarsa öğrenme gerçekleşir.

Konunun ne anlama geldiğini öğrenci kendi bulduğu için burada “aktif eğitim” söz konusudur.

Öğrenmenin kalıcı olması isteniyorsa uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme aşamaları devreye sokulur.

Tabloda da görüleceği gibi bu durumda hatırlama % 90 lara kadar çıkmaktadır, işte aktif eğitim budur. 

Yukarıda verdiğim başarısızlık örneklerinin nedenini sanırım daha iyi anlamışsınızdır.

 

AKTİF EĞİTİMDE ÖĞRENEN VE ÖĞRETENİN DAVRANIŞLARI ÇOK ÖNEMLİDİR.

Öğrenenlere öncelikle nasıl öğrenebilecekleri öğretilmelidir ki hedefin birinci ayağı oluşsun.

Eğer öğrenci lisans öğrencisi ise bütün öğrencilere kendi dillerinde hazırlanmış tek kaynak (bu bazı derslerde artabilir: anatomide kitap+atlas gibi) önerilmelidir.

Ama yüksek lisansta, öğrenen, bildiği bir konu üzerinde inşa edeceği yeni bilgileri farklı kaynaklardan araştırabilir.

Ancak bireye yönelik değil de bizdeki gibi lisans benzeri ders işlenecekse mümkünse kaynaklar aynı olmalıdır.

Gelelim öğreten ayağına, aktif öğretimde öğreten çok önemli bir konumdadır.

Öncelikle öğretmeyi hedeflediği konuya çok iyi hâkim olması gerekir ki öğreneni yönlendirebilsin. Özellikle de uygulamalı mesleklerde öğreten gerçekten önemli. Size yine iki örnek:

Biri paramedik programından:

Programımıza yeni atanan acil tıp uzmanı hekim, vaka çalışmaları hakkında bilgilendirmek amacıyla bir vaka çalışmasına katılması ve kullandığımız malzemeleri tanıtma önerime “ben bir hekimim ben ne olduğunu bilirim ihtiyacım yok” diyerek reddetti.

Oysa hiçbir şey bilmiyordu, tıptaki vaka çalışmalarında yazılı bir konu ya da hasta dosyası alınır onun üzerinde konuşulurdu.

Bizim vaka çalışmalarımızda ise anlatılan konular tiyatroda oynar gibi gerçekleştiriliyordu.

Bir süre sonra öğrencilerin hasta taşıma ve acil bakım uygulamaları (hastayı sedyeye bağlama, oksijen verme, kanama durdurma gibi uygulamaları) konusunda çok gerilediklerini(mesela hastayı sedyeye bağlamadan sedyeyi kaldırma, nefes darlığı olan hastaya oksijen vermeyi unutma gibi) ama ilaçlar ve hastalıklar hakkında uzman kesildiklerini fark ettim.

Hem de onların belki de hiç karşılaşmayacakları hastalıklar ve kullanma yetkileri olmayan ilaçlar konusunda.

Daha da kötüsü bu ilaçların gerçek dozları ne, yan etkileri ne onların hiçbirini bilmiyorlardı, zaten o kadar ayrıntılı farmakoloji almamışlardı, onların bilgi alanı sadece acil ilaçlardı.

Konuyu hekim anlattığı için öğrenciler kendilerinin de alanda yapabileceklerini (yani kendilerini hekim gibi hissedeceklerini) sanıyorlardı.

Ben bunun imkânsız olduğunu anlatmaya çalıştığımda beni düşman belliyorlardı.

Sanki ben onların hekim olmasını engelliyordum. 

İkinci örnek de tıp fakültesinde aktif eğitimin başlaması sonrasında gözlediğim sorun:

Mesleki beceriler laboratuvarında öğrencilere bir ”beceri basamaklarını içeren” uygulama veriliyor. Başlarına bir asistan konuluyor.

Asistan mankenin yanına öğrencileri götürüp “hadi beceri basamaklarına göre uygulayın, ben içerdeyim” diyor.

Diyelim sekiz öğrenci damar yolundan iğne yapmasını öğrenecekler. Manken hazır orada sorun yok.

Ancak hiç iğne yapmamış ya da nasıl yapılıyor görmemiş öğrenciler ellerinde basamaklar tek tek anlatılmış bile olsa sizce doğru yapabilir mi? Elbette yapamaz. Asistanın kendisi bu eğitimden geçmemiş ne yapacağını bilmiyor; öğrenciye mahcup olmaktansa “hoca korkusu olmadan kendi kendilerine daha iyi öğrenirler” mazeretine sığınıyor.

Oysa aktif eğitimde öğretici korkusu olmaz çünkü manken üzerinde yanlış yapmak doğru öğrenmenin basamağıdır.

Öğretici bir kere gösterir, öğrenci yaparken yanlışlarını görmesini sağlar, gerekirse en doğruyu yapana kadar birkaç kez tekrarlatır.

Öğretici her daim öğrenci ile beraberdir ona iyi bir rehberlik yapabilmek için.

Yine böyle bir uygulamanın sınavına girdim. Yanımda iki de öğrenci vardı, ellerindeki beceri basamaklarına göre sınava giren arkadaşlarına puan veriyorlardı.

Ben bile, beceri basamaklarının yapılıp yapılmadığını işaretlerken zorlandığımda (bazı basamaklar birbirini takip ettiğinden hem kâğıda işaretleyip hem de izlemek zordu), öğrencilerin arkadaşlarına bol bol puan verdiklerini fark ettim.

Sizce bu ne kadar doğru? Öğrenci gerçekten o beceriyi öğrenmiş oluyor muydu?

Ama baştakilere bakarsanız her şey mükemmel yürüyor. Bu kişilerin hiçbiri eğitici eğitiminden (öğretmenlik eğitiminden) geçmemişlerdi.

Eğitimin psikolojik, pedagojik, sosyolojik ve felsefi boyutlarından haberleri yoktu. Ölçme değerlendirme, program hedefi oluşturma konularından bihaberdiler.

Sadece üç - beş günlük aktif eğitim denilen özet bilgilere sahiptiler.

Ve bu eğitimi de bu işe ömürlerini harcamış eğitim fakültesi mensuplarından değil bu işi sonradan öğrenmiş birkaç hekimden alıyorlardı.

Sizce ömrünü yıllarca (lisans, yüksek lisans, doktora, doçent, profesör olma aşamalarını eğitimde geçirmiş) eğitime harcamış kişilerle birkaç aylık ya da yıllık eğitim alan aynı olabilir mi??????

Eğer cevabınız evetse bir kere daha düşünmenizi öneririm.

Bir de şu soruyu sorarım: eğer 20 yıl öğrenenle 2 yıl öğrenen arasında fark yoksa o zaman niye insanlara yıllarca dirsek çürüttürülüyor?

14 Şubat 2008

 

Başa Dön

 

 

BİLİM Mİ? O DA NE Kİ?

Bilim denince son yıllarda akan sular duruyor. Sayfalar dolusu tanımlar yapılıyor.

Acaba ne kadarı anlaşılıyor? Acaba cafcaflı tanımlardan öğrencilerin aklında kalan nedir? Ya öğretim elemanlarının anladıkları nedir?

Öğretim elemanlarının bile kitaplarda yazan tanımları ezberlediklerini ama anlamını kavramamış olduklarına üzülerek şahit oldum.

Böyle öğretim elemanlarının öğrencilerine sunacakları bilim sizce nasıl olacaktır?

Size birkaç örnekle meramımı anlatmaya çalışayım.

1. Bir gün televizyonda UFO larla ilgili bir programa takıldım. Böyle uçuk kaçık şeyler beni cezbettiğinden seyrederim, okurum.

UFO larla ilgili dünyada birçok dernek vs var, bizde de var. İşte bu derneğin başkanı delil olarak bazı resimleri gösteriyor.

Üniversiteden bir prof bunun sahtekârlık olduğunu inanılmaması gerektiğini vs iddia ediyor.

Karşısındaki kişi şunu söyledi ”hocam resimleri size ulaştırayım inceleyin, istediğiniz testi yapın ondan sonra tartışalım”, ama bizim prof “nesini inceleyeceğim” dedi (Nuh dedi peygamber demedi).

2. Yine bir gün bir televizyonda:

Bir adamcağız bazı otları birleştirmiş bir hastalığa çare bulduğunu anlatıyor.

Yine programa telefonla bağlanan bir prof. “Bu sahtekârlık nasıl yaparsın” vs teranesinden sonra “sen kim oluyorsun ki bu işlere girişiyorsun” gibilerden lafları sıraladı.

Adamcağız efendiliğini bozmadan ”hocam ben nereye isterseniz geleyim, birleşimi size anlatayım araştırın, ben etkisini bilmiyorum ama siz bulabilirsiniz, hiç olmazsa insanlar yararlansın, bilimsel olarak ispatlansın” diye çırpınıyor ama profumuz azarlamaktan beter sözler sarf edip kızıyor.

3. Bilim uzmanlığı tezim kızamık aşısı üzerineydi.

Aşı yapılan çocukların anneleri çocuklarına kıyamadığından aşı sonrası kan vermeye gelmediler.

Ben de çocuk hastanesinde yatan çocuklardaki aşı etkinliğini araştırmayı planladım.

En uygunu cerrahi servisiydi, izin almak için bölüm başkanına gittim.

Epey sorguladıktan sonra bana “ sen bakanlığımı sorguluyorsun?” dedi ve çocukların kan alınırken zarar görmesini istemiyorum deyip izin vermedi.

Asistanları çocukları delik deşik ediyorlardı, oysa bana hemşireler tetkik için aldıkları kandan vereceklerdi.

4. Almanya’da izlediğim bir programda (1991-1993) doktorlar, Afrika’nın balta girmemiş ormanına giderek, teknolojiden uzak tamamen doğal yaşayan yerlilerle 6 - 7 ay gibi bir süre beraber yaşayarak onların doğal tedavi yöntemlerini araştırıyorlardı, onlara hiçbir şekilde müdahale etmeden.

Yerlilerin kullandıkları her bitkiyi ve nasıl kullanıldıklarını not edip araştırıyorlardı.

Yukarıdaki örneklerden hangisi daha bilimsel bir yaklaşım?

Bilim sorgulamak, her şeyden şüphelenmek değil midir?

Bizim üniversitelerimizin birçoğunda (lütfen gerçek bilim adamları alınmasınlar, onlara saygım sonsuz)bilim, Amerika’da yayınlanmış kitaplarda yazanlardır.

ABD ve AB ülkelerinde yapılan araştırmalar mutlak doğrudur, tartışılamazlar.

Bir şey dediğinizde “Amerika’yı yeniden keşfetmeye ne gerek var” yanıtını alırsınız. Amerika’da her şeyin standardı oluşturulmaya çalışılmıştır. Ortalama Amerikalının boyu, kilosu, nabzı, solunumu ve kan basıncı saptanmıştır.

Ama bizim insanımızın böyle bir ortalaması yoktur.

Bizim hekimlerimiz dışarıdan ithal bilgileri bizim insanımızın ortalaması olarak kabul edip ona göre tedavi ederler.

Oysa bizim ne iklimimiz ne de yaşam tarzımız onlarınkiyle uyuşmaz, yani ortalamaları da aynı olamaz.

O yüzden farklı ülkelerin kitaplarını benimseyen fakülteler farklı rakamları benimserler. Kimsenin aklına da bizde durum ne diye sormak/araştırmak gelmez.

Epey oldu, temel yaşam desteği(TYD) ile ilgili kurullar oluşturulmuş ve bazı uygulamalara standart geliştirilmeye çalışılıyor.

İşte böyle bir kurul toplantısında (ILCOR)ortak ÖNERİLER oluşturulmuş ve denilmiş ki, yabancı cisim tıkanmaları seyrek oluştuğu için TYD eğitimlerinde bunları öğretmek anlamsız bir vakit kaybıdır. Dolayısıyla o seneki kurallar içinde yabancı cisim tıkanması yer almıyordu.

Bu toplantıya katılan bir anestezi profesörü bu yeni kuralları anlatmak üzere toplantı yaptı ve yabancı cisim öğretilmeyecek dedi.

Bana ters geldi çünkü ilkyardım kapsamında anlattığımız bu uygulama ile kaç çocuğun hayatı kurtulmuştu (eğitim verdiğimiz kişilerin geri bildirimleri ile bunu söylüyorum) ben bunun öğretilmesi gerektiğini savundum.

Bir anestezist için normal karşılanabilecek bu tutum benim için değildi.

TYD İlkyardım kitaplarda kalmıyordu, yaşanan hayatın içinde kullanılması gerekiyordu.

Sayın Prof. bana öneriyi kesin kural gibi sunarak buna uymam gerektiğini söyledi, elbette ki ben daha önceden okuduğum bu öneriyi uygulamadım. İyi ki de uygulamamışım çünkü o sene anlattığım öğrencilerimden biri dönem ortası tatilinde boğazına bir şey kaçan yeğeninin hayatını kurtarmıştı. Burada vurgulamak istediğim, kendini bilim adamı kabul eden prof’larımız kraldan çok kralcı kesilip önerileri bile kural kabul edip tartışılmasını hoş karşılamıyorlar.

Oysa o kuralları koyan Amerikalı bilim adamları o kuralların yanlış olup olmadığını sorgulamaya devam ediyorlar.

 

Başa Dön

 

 

SİZCE HANGİSİ BİLİM, BİLİMSELLİK, BİLİM ADAMI ???  

Bir gün bir misafirimiz geldi. ODTÜ mezunu (matematikçiydi sanırım). Bir anısını anlattı.

Büyükçe bir alanı kaplayan bahçesini sulamak üzere kuyu açtırmak istemiş. Alet edevatla bu işi yaptırmaya kalksa hem çok pahalıya gelecek hem de bahçe delik deşik olacak.

Tanınmış bir su arayıcıyı almış getirmiş, adam elinde bir çubukla bahçede dolaşıp su kaynaklarını bulmuş.

ODTÜ den bir hocası(prof) emekli olmuş ve o da bahçesinde kuyu açtırmanın yollarını arıyormuş. Misafirimize sormuş, oda çekine çekine kendi sorununu nasıl hallettiğini anlatmış. Karşılığında azar işiteceğini düşünüyormuş. Ama hayrettir hocası “aman hemen getir” demiş.

“Öğrenciyken bunu söylesem, bilimsel yollar dururken bu ilkel yöntemlere başvuruyorum diye beni sınıftan atarlardı” dedi.

Ve şunu ekledi: “bir çalışmada koşullar aynı kalmak şartıyla sonuçlar değişmiyorsa, bu bilimsel bir sonuçtur. Adam değneği ile her zaman suyu buluyorsa bunun doğruluğu tartışılmaz, bilimin yapacağı bunu reddetmek yerine bunun nasıl gerçekleştiğini araştırmaktır.”  

 

GİRİŞTE VERDİĞİM ÖRNEKLERE DÖNERSEK:

Profesör unvanını hak eden kişi aslında bilim adamı unvanını da hak eder diye düşünürüz.

Yani her şeyi sorgulayan, araştıran, doğru dediğimiz her şeye şüpheyle yaklaşan kişidir.

Oysa bakın bu unvanı olmayan biri yüksekokul mezunu diğeri sanırım ortaokul mezunu(örnek2) iki kişi “araştırın biz size her türlü yardımı sunmaya hazırız” derken, araştırma olanağına sahip ve doğal olarak araştırmayı talep etmesi beklenilen proflar araştırmaya kesinlikle karşılar. Hâlbuki araştırıp sen şu nedenlerle haksızsın deseler daha saygın olmazlar mıydı?(Sırf bu nedenle halk, bilim adamı geçinene değil diğerine rağbet ediyor).  

Bilim tarihi incelendiğinde birçok buluşun bilim adamı olmayan kişiler tarafından bulunmuş olduğunu görebiliriz.

Üstelik Uzak doğuda ve komünist rejim altındaki ülkelerde bitkisel tedaviler konusunda yetişmiş elemanlar varken, biz de yok sayılmaya çalışılmıştır.

Gerçi son yıllarda Amerika’da moda olunca bizim bilim adamlarımızda balıklama atladılar(ne de olsa kârlı bir iş).

Amerika’dan kopya etmek yerine Türkiye’de yok olmak üzere olan ve kocakarı ilaçları diye bilinen geleneksel tedavi yöntemleri araştırılıp Amerika’ya satılsaydı daha iyi olmaz mıydı?

Kızamık aşısı ile ilgili örneğe gelince;

Türkiye’de son on yıllarda kızamıkla ilgili sorunlar yaşanmaktadır. Aşılamaya rağmen.

Benim yaptığım aşı araştırmasına destek verilseydi ve geniş kapsamlı bir çalışma yapabilseydim belki de bir şeylere rast gelebilirdim.

Sorunun bir kısmı ortaya çıkabilirdi. Ama ben sorunun ne olduğunu tahmin ediyorum.

Okuduğum kaynağı hatırlayamadığım için bakanlığa yazamadım, hoş yazsaydım da prof olmadığım için önemsenmezdi.

Kızamık virüsüne karşı bağışıklık sistemi 15. ayda tamamlanıyor.

Bunun anlamı 15. aydan önce yapılacak aşı bağışıklık hücreleri olgunlaşmadığı için hafızaya alınamıyor o nedenle de ömür boyu koruyamıyor.

Hâlbuki yıllarca 9.ayda aşı yapıldı ve tekrarı önerilmedi.

DSÖ(Dünya Sağlık Örgütü) salgın varsa 9. Ayda aşı yapılmasını öneriyordu, bizim bakanlıktaki hazretler bunu normal sürece döndürdüler.

15.ayda aşı tekrarı yapılmadığı için kızamık sorun olmaya devam etti.

Son birkaç yıldır da yakaladıklarına aşı yapıyorlar; hastalığı geçirip geçirmediği, 15.ayda üçlü aşı yapılıp yapılmadığı sorgulanmadan.

Aşıların yan etkisi ülkemizde hiç sorgulanmaz ne hekimler ne de yaptıranlar tarafından…

Çocuk hastalıklarından korumak için aşı yapılmalıdır ama biraz da özen beklemek gerekmez mi?

Bazı aşıların yan etkileri hastalıktan daha kötü sonuçlara yol açmaktadır. Hiç grip aşısının yan etkilerini sorguladınız mı??????  

 

BİLİMSEL

Bilimsel diye bir kelime son yıllarda ortalığı kasıp kavuruyor.

Örnek: gözünün üstünde kaşın mı var?

Soru: Bu bilimsel bir yaklaşım mı? Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı.

“Bu bilimsel araştırmaya göre…”

Böyle bir cümle gördüğümde hemen aklıma araştırma niye yapılır sorusu geliyor.

Bilim sorgulamaksa, sorgulama araştırma ile yapılıyorsa bu cümle bana anlamsız geliyor.

Acaba bazı araştırmalar bilimsel bazıları değil mi?

Ya da araştırmayı ben yaparsam bilimsel değil ama prof yaparsa bilimsel mi oluyor?

Aklıma yine bir anı geldi.

SHMYO nda her sene sonunda toplantı yapılırdı, eğitim-öğretimde aksayan yönler var mı tartışılırdı.

İlk müdürümüzün zamanında bu toplantılar gerçekten çok güzel ve verimli geçerdi.

Sonraki müdür döneminde bir kez sorunlar tartışıldı sonra vazgeçildi ve toplantılar bizi bize anlatan program başkanlarının sohbetlerini dinlemekle geçti.

İşte ikinci müdürün döneminde bir kez yaptığımız tartışmada, mikrobiyolojiden bir öğretim üyesi öğrencilere enfeksiyonla ilgili bilgi verilmediğini bunun giderilmesi gerektiğini söyledi.

Ben söz aldım ve “bu sorunun farkına vardığım için baştan beri ilkyardım dersinin son saatlerinde enfeksiyonlardan korunma ile ilgili özet bilgi verdiğimi” belirttim.

Sayın prof bana döndü ve “sizin bilimselliğiniz tartışılır” dedi. Yani “sen kim oluyorsun da bu açığı giderme gafletinde bulunuyorsun” der gibi. Sonra birden benim mikrobiyoloji de bilim uzmanlığım olduğunu hatırladı ”şey siz tabii bu konuları biliyorsunuz…”gibi bir şeyler geveledi.

Orada onun en azından bu sorunu görmüş olduğumdan mutlu olmasını ve bunun yetersiz olduğunu programa ders eklenmesi gerektiğini ve bir de yaptığı densizlik nedeniyle özür dilemesini boşuna bekledim.

Düşünebiliyor musunuz yüksekokulda öğretim elemanıyım ve bilimsel olup olmadığım tartışılıyor.

Oradaki tüm öğretim görevlileri bilimsel olmamakla suçlanıyordu hiç kimse itiraz etmedi ve bunu kabullendiler onların adına ben utandım.

Çünkü bunun diğer anlamı bana göre şudur: üniversitede akademik unvan savaşı yapanlar hariç tutulursa, bilimsel niteliği olmayan insanlar çalışıyor.

Aynı prof. hastanenin mikrobiyoloji laboratuvarının başına geçtiğinde başka bir mikrobiyolog öğretim üyesi ile hastane enfeksiyonlarından korunma kitapçığı hazırlamışlardı.

Tam onların bilim adamlığına yakışır bir giriş yapmışlardı; Amerikan hastanelerindeki enfeksiyon oranları verilerek enfeksiyon kontrolü önlemlerinin öneminden bahsediliyordu.

Her iki öğretim üyesinin de elinde her türlü araştırma olanağı vardı, hastanenin enfeksiyon kontrol hemşiresi vardı.

Benim beklentim bu durumda hastanedeki enfeksiyon durumunu araştırıp görülen enfeksiyonlara göre bir korunma kılavuzunun hazırlanmasıydı. Demek ki lafla bilimsel olunmuyormuş.

Hacettepe’de enfeksiyon kontrol komitesini kurarken önce tüm hastanenin enfeksiyon profili çıkarıldı. Hangi servislerde hangi enfeksiyonlar ağırlıklı, yoğun bakımlarda hangi enfeksiyonlar var bunlar araştırıldı.

Ona göre hastane personeline eğitim uygulandı.

Ben, hizmet içi eğitim sorumlusu olarak bu çalışmaların her aşamasında ve enfeksiyon kontrol hemşiresinin görevlerinin araştırılıp tercüme edilmesinde bizzat görevliydim.

Sizce bu iki örnekten hangisi daha bilimsel?

 

Başa Dön

 

 

BİLİM ADAMI - BİLİM KADINI – BİLİM İNSANI VS. VS.

Çocukluğumdan beri bilim adamı lafını duyduğumdan olsa gerek,  bu kelime benim için çok özel insanları ifade eder o nedenle de çok severim.

Son yıllarda İngiliz dili hayranlığı ve saplantısı sonucu bizim dilimizde pek kullanılmayan eril-dişil tanımlamaları nedeniyle bu güzelim kelime oldu mu sana bilim kadını bilim insanı?

Bu eziklik/aşağılık kompleksi ve dil düşmanlığı nedir anlamıyorum.

Bilim adamı bir özelliği tanımlayan bir kelime, kadın veya erkeği değil, bir durumu belirtiyor.

Bundan neden rahatsızlık duyulur ki?

Bilim insanı denilince içimde tarif edemediğim bir rahatsızlık hissediyorum ve İngilizcenin dilimi esir almasına çok üzülüyorum, buna bayrak olan bilim insanlarını da ne yazık ki hayırla yad edemiyorum.

Mesela Almancada hemşire “schwester” dir, bizdeki gibi kız kardeş anlamını taşır ve rahibelere de aynı isim verilir.

Almanya’da erkek hemşireler var yani onlara da “schwester” deniyor.

Çünkü o kelime artık kendi öz anlamından uzaklaşıp bir mesleği ifade eder hale gelmiş.

Hiçbir erkek de aşağılık kompleksine kapılıp başka bir kelime arayışına girişmiyor.

Biz toplum olarak ezber ve onun getirdiği şekilciliğe o kadar takılıp kalmışız ki değil üniversiteyi bitirmek prof bile olsak orada takılı kalmaya devam ediyoruz.

İş yapmak yerine saçma sapan ayrıntılarla egomuzu tatmin etmeye çalışıyoruz. Değerli vaktimizi boşa kürek çekerek tüketiyoruz. Umarım artık bunlardan bir gün kurtuluruz.

Ben bir dünyadaki bilim adamlarına bakıyorum bir de bize üzülüyorum.

Çünkü onlar her şeyi sonuna kadar sorguluyor, hiçbir şey bulamazlarsa bu niye benden farklı düşünüyor diye sorgulamaya başlıyorlar.

Ama hiçbir zaman sen benden farklı düşünemezsin demiyorlar!

27 Mart 2008

 

Başa Dön

 

 

KONGRELER, SEMPOZYUMLAR, SEMİNERLER NEDEN YAPILIR?

Emekli olana kadar çeşitli etkinliklere dinleyici, hazırlayıcı, panelist, konuşmacı olarak; yurtiçinde ve yurtdışında katıldım.

İlk seneler katıldığım toplantılar ücretsizdi, herkese açıktı ve tartışmalı geçerdi.

Mesela bir immünoloji toplantısına tıp fakültesinin birçok anabilim dalından, hatta ilgilenen diğer sağlıkla ilgili fakülte ve yüksek okullardan katılanlar olduğunu hatırlıyorum.

Gel zaman git zaman toplantılar haklı olarak paralı olmaya başladı, çünkü toplantı salonu kiralanıyordu, duyurular vs hep masraflıydı.

Paralı olmaya başlayınca sadece aynı daldan olanlar katılmaya başladı.

Mesela kardiyoloji ise sadece kardiyologlar katılıyorlardı. Mesela Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon YO (yüksekokulu) toplantılarına sadece fizyoterapistler, Beslenme ve Diyet YO toplantılarına sadece diyetisyenler, Eczalıkla ilgili ise sadece eczacılar, Hemşirelik YO düzenlediyse sadece hemşireler katılmaya başladılar.

Özellikle, akademik yükseltmelerde bilimsel toplantılara katılım ve yayın puan kazandırmaya başladığında toplantılar profesyonel ekiplere teslim edilmeye başlandı.

Bu da maliyeti yükseltti. Bazı hekim grupları şanslıydı çünkü yazacak  ilaçları varsa ilaç firmaları giden hekimlerin masrafını karşılıyordu.

Oysa AİDS, Halk Sağlığı, Hemşirelik vs ile ilgili toplantılar için bu tip promosyonlar olmadığından düzenleyenlerde katılanlarda zorlanıyordu.

(Çoook) eskiden toplantılarda bilimsel tartışmalar yaşanırken son yıllarda bunun pek olmadığı dikkatimi çekti (benim katıldığım toplantıların sağlıkla ilgili olduğunu, diğer alanlardaki toplantılara katılmadığımı hatırlatmak isterim).

Kendi kendime "neden artık bilimsel tartışma olmuyor" diye sorguladığımda vardığım sonuç:

1. Akademik yükseltme nedeniyle başvuru çok fazla, oysa süre kısıtlı. Genel konuşmacılardan sonra başlayan bilimsel sunumlara ayrılan süre 5-10-15 dakika olarak kısıtlanıyor, buna 5 dakikalık tartışma ilave ediliyor ama yapılan bilimsel araştırma bu süre içinde kırpılarak anlatıldığından tartışma ya olmuyor ya da cılız kalıyor.  

2. Anabilim dalları birçok yan dallara ayrıldığından, dinleyiciler aynı anda birkaç salonda birden gerçekleşen konuşma ya da sunumlardan ilgilendiklerini dinleyebilmek için salondan salona koşuyorlar.

Soru sormak yerine koşturmayı yeğliyorlar.

3. Çok pahalı olmaya başlayan bu toplantılar çoğunlukla tatil yörelerinde yapılmaktadır.

Bazı akademisyenlere hem sunumunu yapma hem de bulunduğu ortamdan uzaklaşarak biraz dinlenme olanağı sağladığı için çok sayıda kayıt yaptırılmış olan toplantılarda bir de bakıyorsunuz ki salonlarda birkaç kişi kalıyor yani soru soracak kimse olmuyor.

Bir toplantı sonrası, akşam yemeğinde kendi aralarında konuşan iki asistan birbirlerine "kendim anlattım kendim dinledim; vallahi gece nasıl anlatacağım ya bir de soru sorarlarsa ne yaparım diye uykum kaçmıştı; boşuna korkmuşum" diyorlardı.

Yurtdışına gidenlerde de durum farklı değil.

Çoğu poster sunumu için gidiyor ve toplantılardan cazip gördüklerine katılıyor, onun dışında şehir gezintisini tercih ediyorlardı; bunun önemli sebeplerinden biri de dile yeterince hâkim olmamalarıydı.

Oysa benim katıldığım bir toplantıda, çeşitli ülkelerden gelen kişiler "bir sistemi" sunumu yapanlarla tam iki saat tartıştılar ve ben, bizde henüz kurulmaya başlayan bu sistemin değişik ülkelerde ne durumda olduğunu, neden sorunlar yaşadıklarını öğrenmiş oldum.

Bu toplantıyla ilgili bir de anım var. 

Yurtdışında ilk kez bir sözlü sunum yapacaktım ve Türkiye'de öğrendiğim ve konuşma pratiğim çok az olduğundan (çünkü 15 günlük turlar dışında İngilizce konuşan bir ülkede bulunmamıştım) endişeliydim.

O sırada çok değer verdiğim bir profesörümüzle bunu paylaştığımda bana "konunu anlat sordukları soruyu anlamış gibi yap ve bildiğini anlat. Biz böyle yapıyoruz.” demez mi?

Allah'tan sorular kolay geldi de anlamış gibi yapmak zorunda kalmadım.

Son yıllarda aynı alanla ilgili neredeyse iki üç dernek var ve bunların her biri kendi toplantısını yapıyor.

Birçok kişi buna karşı çıkıyor ama bunların sayısı gittikçe artıyor.

Diyeceksiniz ki "ne güzel işte bilimsel etkinlikler artıyor"!

ACABA ÖYLE Mİ?

Benim üye olduğum ve sonra ayrıldığım bir derneğin düzenlediği bilimsel toplantıları inceleme fırsatı bulsanız görürsünüz ki toplantılardaki sunumları yapanlar hemen hemen aynı kişilerdir (ancak seçimlerde yönetim kurulu değiştiğinde değişebilirler)!

Bu sadece o derneğe ait bir özellik değil benim gözüme çarptığı kadarıyla sağlıkla ilgili birçok dernekte bu böyle.

Dernek bir grup oluşturmuş, o grubun şefleri ve bilgeleri var (yönetim kurulu) hep onlar ön plandalar.

Siz sadece dinleyici(piyon), eğitim veriliyorsa öğrenen ya da beş dakikalık sözlü bilimsel sunularda ya da poster sunularla boy gösterebilirsiniz. Onun dışında “sizin katkınız olur mu olmaz mı?” diye sorgulanmaz ya da diğer bir toplantıda size de sunum yapma olanağı tanınmaz.

Bu gibi toplantılar düzenlenirken iki şey önemlidir, birincisi yönetim kurulundaki kişiler (otomatikman uzman olduklarından) mutlaka panelist ya da konferans veren kişilerdir.

İkincisi toplantıya katılımı artırmak için dernek üyesi olan ve aynı zamanda bir anabilim dalında önemli mevkide bulunan kişiler (asistanlarını, öğrencilerini getirmesi/göndermesi için) panelist ya da konferansçı olarak davet edilirler.

Düzenleme kurulu ve bilimsel kurul oluşturulurken bu dengeler gözetilir "aman onu unutmayalım yoksa başımız ağrır!" denir.

Upuzun düzenleme ve bilimsel kurullarındaki kişilerin çoğunluğunun sadece adı vardır hiçbir şekilde katkıları yoktur.

Bu adı olan birçok kişinin işine gelir çünkü akademik yükseltmelerde orada adın bulunması puan getirmektedir.

Kimse de onlardan iş yapmasını istemediği için de çoğu kez mutludurlar, çünkü zaten yapacak vakitleri yoktur.

Yani az kişi koşturur ama birçok kişi nemalanır.

“Eskiden çok soru sorulurdu şimdi pek sorulmuyor” derken bunun diğer nedenini sanırım anlamışsınızdır.

Çünkü toplantıların hemen hemen hepsinde, çoğu kez aynı kişiler, hemen hemen aynı konuları anlatırlar.

Gelenler daha önce aynı kişiden aynı konuyu dinledikleri için gezmeye gitmeyi tercih ederler, dinleyenler genellikle o toplantıya ilk ya da ikinci kez katılanlardır. 

YÖK yıllardır bu sorunu görmemezlikten geliyor.

Oysa akademik yükseltmelerde yapacağı düzenlemelerle bunu önleyebilir.

Gerçi hakkını da yememek lazım, bir ara beş dakikalık sözlü ya da poster sunumlarında bir bakıyordunuz ki 'küçücük bir araştırma, ama on tane araştırmacı' adı var.

Gariban asistan(lar) koşturuyor uğraşıyor ama ABD başkanının, bölüm hocasının, başasistanın adları da o araştırmaya ilave ediliyordu.

En azından bunun önünü kısmen de olsa tıkadılar. Epeydir hiç olmazsa uğraş verenlerin adı geçiyor.

 

BÜTÜN BU HİKÂYELERİ NEDEN ANLATIYORUM BİLİYOR MUSUNUZ?

Yapılan masrafın, harcanan emeğin, çekilen eziyetin değerlendirilemeyip, dosyalara ya da (bir daha açılıp bakılıyor mu bilinmeyen) kongre kitapçıklarına hapsedilmesine üzülüyorum.

- Bir araştırma yapmak istediğimde, düşündüğüm konuda bir araştırma yapılmış mı diye baktığımda bilgisunarda (internette) hiçbir bilgiye ulaşamıyorum. Eminim ki aynı konuda birçok araştırma yapılmıştır.

Oysa Amerika “medline” ve benzeri altyapılarla her türlü bilgiye ulaşmayı sağlıyor.

Bu sayede hem araştırmalar küflenmiyor, hem de yeni yapılacak araştırma öncekilerin ışığında daha yararlı bilgilerle ortaya çıkıyor.

- Bilimsel toplantılarda tartışma olmaması beni çok üzüyor, çünkü sunulan araştırma tartışılarak irdelense sunulan bilgilerin ne kadar gerçekçi olup olmadığı ortaya çıkar.

Yani toplantı, sadece "birinin akademik yükseltmede başarı puanı kazanması etkinliğinden" çıkarılıp BİLGİ PAYLAŞMA ORTAMI olmalı ki katılımcılar, kendilerini öğretmen dinlemeye gelmiş öğrenci gibi hissetmesinler; yani toplantılar interaktif (hem İngilizce meraklısıyız hem de entel olduğumuzu göstereceğiz ya onun için bir de bu kelimeyi kullanayım dedim!) olmalı.

Bunu biraz daha açmak istiyorum böylece meramımı anlatabilirim.

Bir toplantıda “hastaları bilgilendirme” ile ilgili sunum vardı. Bir rakamlar verdiler “vay be ne memleketteyiz, vatandaşlar niye sızlanıyor” diye düşünürsünüz.

Ben bilgilendirmenin daha açılmasını isterdim. Nedenine gelince; size yaşadığım iki bilgilendirme örneği veriyorum:

1. “Yarın bacağını keseceğiz hazır ol”.

Bu ortopedide birkaç gündür yattığını sandığım 16 yaşındaki genç delikanlıya söyleniyor!!!

Kendinizi 16 yaşına geri götürün ve bu sözün size söylendiğini düşünün!

Avrupa’da bu çocuğun bacağından önce psikolojik hazırlığı gelir ve çocuk psikiyatristi ile birlikte profesör tarafından özel odaya alınıp konuşularak hazırlanır; neden kesilmesi gerektiği başka seçenekler tartışılır, yani genç “insan yerine konur”.

2.örnek: “Hadi hadi yarın seni tümüyle kurtarıyoruz ne varsa temizleyeceğiz”.

Bu laf doğum servisinde yatan doğurganlık çağındaki genç sayılabilecek kadına söyleniyor; ev kadını ve kadın kendini rahmiyle bütünleştirmiştir, rahmi alınınca kadınlığının da biteceği bilgisine sahip (bu bir anlamda onun cinselliğini de kaybettiği anlamına geliyor), yani evliliği bitti, kocası onu istemeyecek varsayımı var.

Kadın doktor gittikten sonra saatlerce ağladı ne anlatıldıysa ikna olmadı.

Oysa Almanya’da hekim gelir, ona her türlü açıklamayı, ameliyat sırasında, sonrasında oluşabilecek sorunları anlatır; hasta isterse, eşiyle de birlikte iken başka gün bu açıklamaları tekrarlar.

Hasta ruhen hazır olduğunda ameliyat kararı alınır.

Çalıştığım klinikte(Almanya'da üniversite hastanesinde), ameliyat için altı ay önce karar verilmiş ve sırası gelince hastaneye yatmış bir ortopedi hastası, hekim ameliyatla ilgili olası sorunları (bilgilendirilmiş onaylama) anlatıp imzalamasını beklerken, hasta 6 ay beklediği halde ameliyattan vazgeçti.

Hekim “elbette bu sizin hakkınız size ameliyat olmazsanız olabilecekleri anlattım, isterseniz sizi birkaç gün izinli çıkarayım düşünün, son kararınıza göre davranın” dedi, hasta gitti iki gün sonra geldi ve ameliyat oldu.

En güzeli hekimin davranışıydı.

Bizde hastaya böyle bir hak verilmediği gibi hasta bir şey söylemeye kalkıştığında verilen tepkiler ne yazık ki insanlık onuru ile bağdaşmıyor. Sanırım yukarıda bahsettiğim toplantıda bilgilendirme şekli tartışılsaydı elde edilecek sonuç bilgiden daha yararlı olacaktı.

Oysa o anlattı gitti bizde sonuçları unuttuk gittik.      

- Ben isterim ki, bilimsel toplantılara farklı alanlardan katılım olsun.

Mesela kardiyoloji toplantısına kardiyolog hekimlerin dışında, diyetisyen, fizyoterapist, hemşire, hastane öncesi sağlık personeli de katılabilsin, hatta değişik alandaki uzman hekimler (ortopedist, nörolog, ürolog, beyin cerrahı vs,gibi) katılsın.

Çünkü son yıllarda hastanede gözlediğim bir şey var, hekimler kendi alanlarına o kadar odaklanıyor ki kendi alanı dışındaki sorunları yok sayıyor. Kendimden örnek vereyim: kürek kemiğimin altına doğru omurganın yan tarafında bir ağrım vardı, göğsümde de hissettiğim için göğüs hastalıkları profesörü olan çok değer verdiğim bir hekime gittim.

Elimde çekilmiş bir akciğer filmi de vardı; filmi inceledi birkaç soru sordu sonra okulda onunda tanık olduğu sorunlar vardı benim onlardan etkilendiğimi düşünmüş olmalı ki bana akciğerlerimde bir sorun olmadığını psikolojik olduğunu söyledi.

Bir süre sonra meme cerrahına var olan kistimin durumunu öğrenmek için gittiğimde, o ağrının memedeki kist nedeniyle ortaya çıktığını öğrendim. Öğrenciyken basketbol antrenmanı esnasında kalçama saplanan ağrıyla topallamaya başladım. Birkaç gün sonra geçmeyince ortopediye gittim. Asistan muayene etti ve sonuç: sorun yok, psikolojik.

Düşünebiliyor musunuz, üniversite öğrencisisiniz, yurtta kalıyorsunuz, beden güzelliğinin her şeyden önemli olduğu dönemi yaşıyorsunuz ama topallamayı seçiyorsunuz!

Bunu ben akıl ve mantıkla açıklayamıyorum ama o hekim rahatlıkla bu teşhisi koyuyor.

Ben acı çekiyor ve kendi kendime kanser ülser teşhisleri koymaya başlıyorum.

Ağrı kesici çok etkilemiyor, eğilip kalkmak eziyet.

Tatil dönemi babamın yanına Diyarbakır’a gittim. Babama topallama sürecimi anlattım işin kötüsü o da naz yaptığımı sanmaz mı?

Ancak ıstırabımı gördükçe askeri ortopedist arkadaşına söylemiş. Beni aldı onun yanına götürdü. Hekime gittiğimizde bana kendisine sırtımı dönmemi ve belimden yere doğru eğilmemi istedi. Sonra tamam düzel dedi. Babama döndü “merak etme siyatik” şu ilaçları al içsin diyerek reçeteyi yazdı ve üç hafta sonra ben ne topallıyordum ne de eğilip kalkarken acı çekiyordum. Bir buçuk ay sonra sağlığıma kavuşmuştum.

Sanıyorum ki birbirlerinin toplantılarına katılan insanlar farklı bakış açısı kazanacak en azından psikolojik tanılar azalacak.

Ya da kardiyoloji toplantısında diyetisyenle tartışıldığında Amerika’daki beslenme alışkanlığının bizimle aynı olmadığından önerdikleri diyetin de Türkiye’ye uymadığı, uyan diyetin birlikte saptanması olasıdır.

Fizyoterapistle tartışıldığında kalp hastasının hareket yetenekleri yine bizim insanımızın alışkanlığına göre düzenlenmesi olasılığı vardır.

 

ÖZETLE:

Toplantılar sadece bazı bilgilerin aktarılması olmaktan çıkarılmalıdır, karşılıklı bilgilerin tartışıldığı mekânlar olmalıdır ki Türkiye’deki bilim gelişsin.

Şubat 2008

 

Bana göre kongre, sempozyum gibi bilimsel etkinliklerin yapılması ile bu gibi toplantılara katılanların katılma nedenlerini yukarıda dile getirmeye çalıştım.

Ancak olayın diğer bir yönünü irdelemezsem yazım eksik kalacak.

Bazı toplantılara öğretim elemanlarının bilimsel gelişmelerine katkıda bulunmak üzere, yolluk ve harç gibi ödeneklerle okulumuzun da katkısı oluyordu.

İşe başladıktan sonra gittiğim ilk toplantıdan dönerken çok heyecanlıydım.

Döndüğümde arkadaşlarla öğrendiklerimi ve toplantının nasıl geçtiğini paylaşacağımı umuyordum.

Ummakla da kaldım.

Çünkü gitmem sadece beni ilgilendiren bir şeymiş gibi hiç kimse bir şey sormadı.

Herhangi bir yenilik var mı yok mu kimsenin umurunda değildi.

En azından program başkanımızın programdaki tüm öğretim görevlileriyle birlikte bir toplantı yapıp gittiğim bilimsel toplantının sonucunu paylaşacağını sanmıştım.

Ne de olsa okul bana harç vermişti.

Ama o da gerçekleşmedi, hayal kırıklığına uğramıştım.

Bazı bölümlerde toplantıya gidenden bir rapor isteyip onu dosyasına koyuyorlarmış, benden onu da isteyen olmamıştı.

Ondan sonra dikkat ettim hiçbir bölümde böyle bir gelenek yoktu.

Herkes gidiyor ister kendini geliştiriyor istemiyorsa hiç yararlanmadan geri dönüyordu.

Üniversiteden harç ve yolluk verilmesine karşılık kimse sorumlu tutulmuyordu.

O ZAMAN BİLİMSEL TOPLANTILAR NİYE YAPILIYOR İNSANLAR NİYE KATILIYORDU?

Sadece bireysel kazanç için bu kadar masrafa yazık değil miydi?

Ben ayrıldıktan sonra gidişlerin kısıtlandığını duydum ama bunun nedeni tamamen baştaki yöneticilerin keyfiliklerinden kaynaklanmaktaydı.

Bilimsel toplantılarda çok güzel yenilikler olabilmekte, gidemeyenlerin de bundan haberdar olması eğitimin niteliğini artırır.

Karşılıklı bilgi alış verişini ve öğretim elemanları arasındaki iletişimi artırır.

Herkesin bilgisi güncellenirken gidilen toplantının bölüme katkısı irdelenir.

Giden kişiye bir sorumluluk yüklendiği hissi verildiğinde ve dönüşünde kişi kazanımlarını herkesle paylaştığında bir doyuma ulaşacak, kendine güveni artacaktır.

Oysa bunların hiçbiri yapılmıyor.

Yenilikler paylaşılamıyor yani bilgiler güncellenemiyor.

Peki, o zaman üniversitede öğretim elemanı olmanın ayrıcalığı nerede kaldı?

Her şey kitaptan öğreniliyorsa o zaman bu toplantılara gerek yok.

Herkes her şeyi biliyor ve kendi başına öğreniyorsa devlet niye bütçe ayırıyor.

Hiç olmazsa o para öğrenciye burs olarak verilsin.

[Öğrencilerimizin bir kısmının aynı kıyafetle iki yılı geçirdiğine çok tanık olduk. Parası olmadığı için birkaç gün bir şey yemeyip bayılan öğrencilere de rast geldik, bir öğle yemeği fişi ile mutlu olan öğrencileri gördük. O nedenle burs verilmesi önerisini yazdım]

25.03.2008

Başa Dön

 

 

Anasayfaya Dön