Hindistan

Merhaba

İsveç Danimarka Genel

İsveç

Danimarka

İsviçre

 

 

HİNDİSTAN  YA DA  BANGALORE (16 Mart-19 Nisan 2004)
 
Eşimle planladığımız iki aylık "bir uçtan bir uca Hindistan ve Nepal seyahati" gerçekleşmeyince.

Bari sadece Panchakarma tedavisi yaptıralım diye; üniversiteden yurt arkadaşım ve eşimin meditasyon derneğinden tanıdığı emekli psikiyatrist ile yollara düştük.
Pancha karma, binlerce yıllık (tarihi bilinmiyor) bir tedavi yöntemidir.

Vücudu toksinlerden arındırarak hastalıkların oluşmasını önlediği düşünülüyor.

[Burada bizdeki bilim adamı geçinenlerin kulağını çınlatmak istiyorum. Hindistan geleneksel tedavi yöntemlerini inkâr etmemiş araştırmış; çağımızın bitki, yağ ve malzemeleri ile kullanma yöntemlerini belirlemiş, bunun eğitimi için altı yıllık tıp fakültesi kurmuş, bitkilerin ilaç olarak kullanılmasını ise üç yıllık bir ihtisas alanı yapmış ve bütün dünyaya pazarlıyor.

Bizde ise "kocakarı ilacı" diye çok güzel tedavi yöntemleri unutuluyor ya da bazı şarlatanların elinde sömürülür hale getiriliyor. Benim de içim cız ediyor].
Güney batıda yer alan Karnataka eyaletinin başşehri Bangalore' ye gittik.

Neden Bangalore diye sorarsanız, Transandantal meditasyon derneğine birkaç yıl önce bir Hint tıbbı doktoru gelmişti.

Nabızdan sorunlarınızı saptıyor ona göre bitkisel çözümler öneriyordu.

Hatta ben gitmek istememiştim, ancak öksürük nedeniyle uyuyamaz hale gelince gitmek zorunda kalmıştım.

Suyu sütle eşit oranda karıştırıp içine her birinden bir kahve kaşığı olmak üzere karabiber, zencefil, zerdeçal koyup kaynatıp içmemi söyledi. İnanması zor ama üç gün sonra ben artık uyuyabiliyordum ve birkaç gün sonra öksürükten eser kalmamıştı.

İşte bu doktorun Bangalore'de Pancha karma merkezinde başhekim olduğunu öğrendik ve onun daveti üzerine oraya gittik.
Gitmeden önce internetten Bangalore hakkında bilgi topladım. Hindistan'ın en güzel, en yeşil, en zengin ve en gelişmiş şehrine gideceğimizi öğrendim…  
İzmir'den otobüsle İstanbul'a vardık. Terminalde indik ve metroya yöneldik, taksi durağındaki adamın biri bize metronun havaalanına kadar gitmediğini, bizi çok ucuza götürebileceklerini söyledi.

Biz zaten yol yorgunuyuz her söze kanmaya hazırız ama tamam demeden önce bir defa da metro danışmasına sormaya karar verdik.

Çünkü daha geçen hafta Almanya'ya giden akrabam farklı şeyler anlatmıştı. Gidip sorduğumda, trenin havaalanına kadar gittiğini öğrendim ve metroya bindik, sıkıntı çekmeden de uçağımıza bindik.
İlk durağımız Bahreyn idi. Havaalanında üç saat kadar beklememiz gerekiyordu. Transfer yolcu salonu İzmir dış hatlar terminali büyüklüğündeydi. Yerler halı kaplıydı, çok hoş düzenlenmişti, İstanbul'da bile görmediğim çeşitlilikte free shop vardı. Ayrıca, Formula yarışları nedeniyle, salonun ortasına sapsarı üstü açık güzel bir spor araba yerleştirmişlerdi. Rengârenk sevimli bir ortamda sıkılmadan bekledik.

Çok çeşitli ülkelerden çeşitli renkte insanlar, rengârenk giysilerle karşımızdaydı, Arap erkekleri pırıl pırıl beyaz entarileri ile ayrı bir görüntü oluşturuyordu.
Bahreyn'den sonra Muscat'ta yolcu indirip bindirdiler. Uçak tamamen doldu ve Bangalore'ye uçtuk.
Sabah erken saatte indik. Biz çok modern bir yere geldik beklentisi içindeyiz (ne de olsa internette öyle yazıyordu). 

Ancak hayal kırıklığına uğramamız çok uzun sürmedi. Havaalanı çok ilkeldi(yenisi yakın zamanda hizmete girmek üzereymiş).
Valizlerimizi aldığımızda baktık ki Dr. Suresh elinde çiçeklerle bizi bekliyordu. Arabasına giderken havaalanının şehir içinde olduğunu sandık, oysa değilmiş. Araba küçük olduğu için valizlerimiz kucaklarımızda zorla sığıştık.
Yolların sağında solunda geniş dalları olan ağaçlar güzel görüntü oluşturuyorlardı.

Trafik mi? Soldan deniyordu ama sağ-sol-orta kim nerede yol bulursa oradan geçiyordu, hele "oto" dedikleri üç tekerlekli motosiklet bozuntusu olan iki-üç kişilik yolcu taşıtları kuralları çiğneyerek  ilerliyorlardı.

İnsanların sigara içmediklerini fark ettim(daha sonraki seyahatimde nikotini sakız gibi çiğnediklerini öğrendim, benim için hayal kırıklığı olmuştu!), ama oto egzozlarından çıkan gazlar onları zehirlemeye zaten yetiyordu.
Otel diye geldiğimiz yer, eskiden bizim hanlarda olduğu gibi, iç avlusu olan ve bu iç avluya oda kapıları açılan bir yerdi. Hoşumuza gitmediği için hemen itiraz ettik. Başka bir otele geldik.
Bu otel iki katlı diğerine göre biraz daha sevimli bir yerdi. 100 den fazla yayını olan kablolu TV miz vardı, sıcak suyu, kovası ve maşrapası bulunan (banyo yapabileceğimiz) 2 metrekarelik tuvaletimiz de vardı. Odamız hoşumuza gitti ne de olsa iki kişi  beş dolara kalacaktık. Bundan ucuzu can sağlığı…
Unutmadan bir bilgi aktarayım; orada  otele de lokantaya da  "HOTEL" deniyor.
Odaya yerleştiğimizde beni nasıl bir felaketin beklediğini gördüm/duydum. Ben en ufak gürültüden rahatsız olan biriyim. Pencerenin önündeki yolda su  borusu  döşeniyordu ve gürültü bir felaketti. 
Başka otelde kalma şansımız yoktu. Çünkü pancha karma yapılacak ev hemen arka sokaktaydı. Oteli değiştirsek uzaktan her gün araçla gelip gitmek daha zor olacaktı. Kaderime razı olmak zorunda kaldım.

Yerleştikten sonra paramızı bozdurmaya gittik (çünkü hiçbir yerde dolar ya da başka para birimi geçmiyordu). Otelin avansını verdik.
Yemek için otelin altındaki (aslında çok meşhurmuş) lokantaya gittik. İçeride ayrılmış bir bölme aileler içindi oraya geçerken kazara mutfağı gördük, görmemizle arkadaşım (biraz titizdir de! ) "ben burada yemem, aç kalırım daha iyi" çığlığını attı.

Başka bir yere gittik daha temiz görünüyordu ama oraya da iki günden fazla dayanamadık.

Bize diyet yemeği vereceklerdi ama o kadar gevşek ve duyarsızdılar ki sonunda tedavi gördüğümüz yerde yemek yememiz kararlaştırıldı.

Geri dönüş öncesi yemek yerine hazmedemediğimiz kadar çok kazık yediğimizi fark ettik ama olsun en azından daha temiz olduğunu biliyorduk. Hintliler için selam vermek bile parayla lafı doğrulanmış oldu. Ticaret onlar için ön planda, tüm şark zihniyeti olan ülkelerde olduğu gibi burada da ticarette şark kurnazlığı yapıyorlardı.
Pazarlık hayatın bir parçası ama bazı dükkânlarda "fiyatlarımız sabittir" yazıları yer almaya başlamış. Bu şehirde turistik eşyaya ne yazık ki rastlayamadık, turistlerin çok fazla uğramadığı bir yer olduğundan biz çok ilgi gördük.
Hindistan'da demem ne kadar doğru olur bilmem ama, Bangalore'de en çok ne hoşuma gitti biliyor musunuz, çarşıya alışverişe gittiğinizde ya da sokakta aynı "saree"den iki tane yok (sari, 5,5-6,5 m kumaş, vücuda dolanarak kullanılan giysi); rengi aynı olsa deseni farklı, aynı desen bile ya daha dar ya da daha geniş yapılmış.

Çok hoşumuza giden bir deseni, beş gün boyunca gördüğümüz her sari dükkanına girip aradık ama bulamadık.

Yine bana çok ilginç gelen bir şey, aynı evden ikinci bir tane daha bulamazsınız. Mutlaka ya penceresinin ya da kapısının, balkonunun yeri farklı yapılmıştır.

Merdivenleri daracıktı. "Ya  şişmanlarsanız buradan nasıl geçeceksiniz" diye sorduğumda "o zaman şişmanlamamız gerekiyor" cevabını aldım. Bazı evlerin önüne (hindu evleri) her gün sabah süpürdükten sonra tebeşir tozu ile desenler yapılıyor (koruyucu olduğu düşünülüyor), sokakları gezin aynı deseni görmeniz mümkün değil, kutsal günler de ise değişik renkli tebeşir tozundan yapılıyor ve akşama kadar siliniyor(rüzgârla, ayakla vs), silinmezse ertesi sabah süpürülüyor.
Bangalore'de yirmi dört gün kaldık her günü farklı yaşadık hepsini buradan anlatmam mümkün değil sizleri sıkmak da istemem ancak bana ilginç gelen bazı hususlara değinmek istiyorum. Bunlar:
1- Türkiye'den 40 yıl geride mi yoksa yüzyıl ileride mi?
2- Tapınaklar ve toplumdaki yerleri
3- Eğitim
 
1- TÜRKİYE'DEN 40 YIL GERİ Mİ? YOKSA 100 YIL İLERİDE Mİ?
Trafik, çarşılar ve sokaktaki yaşama baktığınızda bizim kırk yıl öncesi gibi bir yaşamla karşılaşıyorsunuz; bir farkla kırk yıl önce trafikte o kadar araç yoktu dolayısıyla kurallara uyma kaygısı da pek yoktu. Trafik güya soldan.

Ancak otoların, çok sayıdaki motosikletlerin ve araçların bundan haberi olduğundan şüphem var. Yol herhangi bir engelle bölünmemişse aracınızı sağda-solda-ortada kullanabiliyorsunuz. Yaya olmak bizdekinden daha  zor. Araçların yol verme gibi bir kaygısı yok! Işık ve polis noktaları hariç. Ancak çok ilginçtir, kaldığım süre içinde o kadar çılgınlığa rağmen trafik kazasına rast gelmedim. İnanmayacaksınız ama kavgaya da rast gelmedim. İki araç burun buruna geldiklerinde gayet sakin bir o gidiyor bir öbürü derken trafik açılıyor. Ne güzel değil mi?

Bazen bu şehirdeki insanların kavga etmenin ne demek olduğunu bilip bilmediklerini sorgulamışımdır.
Çarsıdaki dükkânlar, aynen bizim eski çarsılardaki gibiydi, marketler henüz yok sayılacak kadar azdı. Metro alışveriş merkezi vardı(içini görmedik). Onun dışında market dedikleri yer bizdeki kıyı köşedeki marketler gibi küçük sadece bakliyat, çerez (cips vb), temizlik malzemeleri gibi maddelerin satıldığı yerler şeklindeydi onlar da tek tüktü.
Öğlen saat bir buçuk ile dört buçuk arasında tatil oluyordu. Burada hava sıcak olduğu için (kışın 24 yazın 33 derece civarında) bu yerleşmiş bir resmi tatildi.

Saat dörtten sonra dükkânlar açılmaya, beşte de insanlar sokağa çıkmaya başlıyorlardı. Saat sekizde çarşıda neredeyse adım atacak yer kalmıyordu.

Saat onda dükkânları kapatıyorlardı. En çok sari dükkânı vardı. Adım başı ellerde ya da yayvan sepetlerde taze çiçek(kolye haline getirilmiş olarak) satılıyor, dua ederken boyunlarına, kadınlar saçlarına takıyor ya da evlere asılıyor.
Sebze ve meyveler manavlarda ya da el arabalarında sokak aralarında bağırarak satılıyor. Ayaküstü yiyecekler, akşamüzerleri el arabalarında hemen hazırlanıp satılıyordu; bazı meyveler tek tek, ayaküstü yenmek üzere satılıyor.

Karnını sokakta doyuran insan sayısı çoktu; belki de hazırlamaktan daha ucuza geliyordu. Biz diyet nedeniyle ne yazık ki tadına bakamadık. Hatta karpuz ve üzümü bile ancak geleceğimiz gün yiyebildik.   
Evlerde buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi yok denebilir. Çamaşır yıkatmak oldukça ucuz; gayet temiz ve ütülenmiş olarak elinize geliyor. Ütüsüz gömlekli  ya da sarili kişi pek yoktu, hatta ter kokan insana bile denk gelmedik.
Soğuk suyun vücuda zarar verdiği düşüncesi halen hâkim olduğu için soğuk su bulamazsınız, içme suları sokakta testilerde veya dükkânlarda pet şişelerde satılıyor. Yemekler bir günlük hazırlanıp yeniyor.

Ekmek yok, "çapati" denilen süt, yağ ve unla hazırlanan hamur günlük olarak, merdane ile açılıp tüp üzerindeki saçta pişiriliyor, bizim gözlemelere benziyor. Marketlerde sandviç ekmeği var, ama pek rağbet yok.
Evlerde halı, kilim, mobilya takımı yok. En zengin evde İskandinav tipi koltuk takımı vardı. Oysa oturdukları evin değeri dediklerine göre yüz bin dolardan fazla.

Ev hanımlarının temizlik derdi yok. Cam silme derdi bile yok çünkü bütün evlerin pencereleri demirli ve pencereler demirin dışında. Ama insanlar bizden daha huzurlu.
Arabaların çoğu eski modeldi yeni model arabaların sayısı artıyormuş. Bizde var mı bilmiyorum ama yollarda elektrikli otomobiller  vardı.
Kadınların evli olduğunu nasıl anlarsınız?
Ayak başparmağının yanındaki parmaktaki yüzükten.
Hızma hanımların tutkuları arasında yer alıyor. Çarşıda yapışan ve birkaç kez kullanılabilen aklınıza bile getiremeyeceğiniz çeşitlilikte hızma satılıyor. Ellere kına işleme ise ise ayrı bir sanat olmuş. Sayısız desen kitapları var.
Anlatacak  o kadar çok şey var ki şaşırıyorum.
 
2- TAPINAKLAR VE TOPLUMDAKİ YERLERİ
Hinduizm ve inanç; ayrılmaz bir bütün. Bu şehirde ağırlık hindularda, ondan sonraki yoğunluk müslümanlarda idi, hristiyan da vardı ama çok belirgin değildi.

Budiste de pek rast gelmedim ama çok çeşitli dine mensup insanlar olduğunu, birçok dilin konuşulduğunu söylediler.

Her (hindu) evde bir tanrı heykelinin olduğu ibadet odası (ortalama 50x100 cm genişliğinde) var. 

Günde en az bir kez ev siliniyor banyo yapılıyor, temiz giysi giyiliyor dua ediliyor, tütsü yakılıp minik çan çalınarak  evin dört bir yanı tütsü ile gezilerek dua okunuyor.

Çan, tanrının duayı duyması içinmiş. Ayrıca adım başı tapınak var. İstediği tanrının tapınağı yoksa demirden bir kulübe yapıyorlar, anahtarını pandite(onların "hoca"sı) veriyorlar, pandit günde iki kez gelip açıyor isteyen dua edip gidiyor. Eğer o tanrıda kendine uymuyorsa bulduğu ağacın dibine kendi tanrısının heykelini koyuyor, duasını ediyor. 

Fazla inceleyemedim ama izlediğim kadarıyla herkes farklı bir tanrının tapınağına gidiyor, burada bilmeyenlere açıklamalıyım.

Her tanrı, bir önceki tanrının öldükten sonra reenkarnasyonla tekrar dünyaya gelmiş olanıdır. Yani birbirinden ayrı düşünülmüyor.

Yine izlediğim kadarıyla her yeni tanrı toplumun gereksinimleriyle donanmış olarak dünyaya geliyor. Örnek: hastalığın olduğu dönemde tedavi yöntemleriyle (pancha karmada bu tedavilerden biridir), savaşın olduğu dönemde ise ok, mızrak vs ile dünyaya geliyor.
İçinizden bu durumu komik, akıl almaz gibi düşünen ya da sorgulayan var mı bilmiyorum, ama tek tanrılı dine sahip ortamda doğan kişiler için gerçekten kavranması zor bir durum.

Ben bunu sorgulamayı Hongkong seyahatimde bıraktım. Çünkü gittiğimiz bir tapınakta(Hongkong'da) bir sürü (her derde deva) tanrı vardı ve insanlar ellerinde tütsüler dua edip önündeki kuma batırıyorlar tütsü bitene kadar dualarının tanrı tarafından duyulacağına inanıyorlardı.

Hongkong, kapitalizmin çarkının acımasız işlediği bir yerdi. Dolayısıyla iyi iş ve iyi gelir herkese nasip olmuyordu.

Tapınaklardan birinde dua eden bir adam dikkatimi çekti, çok şık giyimliydi, giysisinin en az Vakko ayarında olduğu her halinden belliydi. Kendisi de belli ki çok üst düzey bir görevdeydi, o da herkes gibi tütsülerle duasını tamamladı. O kişiyi görünce ben artık sorgulamanın anlamsız olduğunu düşünmeye başladım.

Diğer bir örnek: şans/talih(kumar) tanrısına biri dua ediyordu, rehber büyük olasılıkla at yarışı için dua ediyor olabileceğini söyledi. Ben hemen atladım "kazanamazsa kızar mı acaba?" diye sordum, rehber saygısızlık ediyormuşum gibi baktı ve şöyle dedi: "eğer isteği gerçekleşmezse o kişinin hayrına demektir, çünkü tanrı kişi için hayırlı olacaksa kazandırır, eğer o para ona zarar verecekse kazandırmaz. Ve kişi kendisine hayır getirecek geliri kazanana kadar tanrıya dua eder". Ne kadar farklı bir anlayış değil mi? Aslında İslamiyet’te de insan hayırlı olanı ister, istediği olmadığında demek ki benim için hayırlı değilmiş der; ama biz bunları unutup kapitalizm ruhuna sarılıp Allah’ım onu da ver bunu da ver diyerek gerçekleşmeyince mutsuz olmayı seçmişiz bunu orada fark ettim.
Hindularda da benzer anlayış vardı. Bu yaşantılarında sıkıntı çekmek için doğdularsa bu sıkıntıyı hoş karşılayarak olgunlaştıklarını; iyi oldukları takdirde yeniden dünyaya geldiklerinde daha refah içinde ve sağlıklı olacaklarını düşünüyorlardı.

Bu ise onları doyumsuz, mutsuz insan olmaktan koruyordu. Aksi halde olacakları düşünmek zor, çünkü zenginle fakir arasındaki uçurumun bizdekinden çok çok fazla olduğunu söylediler. Ama sokakta hırsızlığa hiç rast gelmedik.
Müslüman kadınlar yüzleri peçeli siyah çarşaflarla dolaşıyorlar. Orta yaş üstü erkekler sakallı idi. Otolarda maşallah yazıları vardı.
Hindular her şeye dua okutuyorlar: evleri için, çocuk okula başladı diye, araba aldıklarında vs. Arabanın önünde taze çiçekten yapılmış kolye görürseniz bilin ki araba yeni ve dua okunmaktan geliyor.
Devlet tapınaklara kesinlikle karışmıyor, inananlar tarafından yapılıyor ve destekleniyor. Bazı tapınaklar topluma büyük katkıda bulunuyormış. Bunlardan biri de Isckon tapınağı. Bir guru (bizdeki şeyh gibi düşünülebilir) adına yapılmış olan ve çok büyük külliyeden oluşan bu tapınak her zaman tıklım tıklım doluyor.

Çeşitli alış veriş olanaklarından, bağışlardan ve kredi kartı ile ödeyebileceğiniz, internetten istek yapabileceğiniz dualardan kazandığı paraları yine toplumla paylaşıyorlarmış.

Beş bine yakın fakiri doyuruyor, ilkokuldan üniversiteye kadar birçok fakir öğrenciyi destekliyor, belediyenin ve o şehirdeki üniversitelerin bütçelerinin beşte bir oranında katkı yapıyorlarmuş.

Tapınaklar rengârenk (nadiren sadece siyah taş işçiliği olanlar da var), insanlar istedikleri gibi dua ediyorlar, ziller defler ile (birinde de davul zurna ile) müzik yapılıyor.

Aynı anda insanların kiminin elleri katolikler, kiminin elleri protestanlar gibi şekil almış oluyor, kimi namaz kılar gibi dua ederken bir diğeri yere boydan boya uzanıyor, bir diğeri de diskodaki gibi elleri havada dönerek dans eder(sema ya da semah yapar gibi) gibi dua ediyor. Hiç kimse de sen ne yapıyorsun demiyor. Aynı anda bir cümbüş içinde dua ediyorlar. Sanki tapınaklar eğlence yeri, mutluluk dağıtan bir yer görüntüsünde. İnsanlar hem huzur buluyor hem de dua ederek günün stresinden arınıyor (ya da güne keyifle başlıyor).
 
3- EĞİTİM
Herhalde eğitimci olduğumdan, oradaki eğitim konusundaki merakımı gidermem gerekiyordu. Öğrendiklerim beni şaşırttı. İki yaşından sonra okula başlanıyordu.

İlk sene: iki üç saatlik olup şarkı –nakarat biçiminde alfabe ve beşe kadar saymayı öğretiyorlarmış ve bu üç dilde yapılıyormuş. Birincisi yerel dil, ikincisi ulusal dil olan Hindu dili, üçüncüsü ise yabancı dil olan İngilizce. İngilizce resmi dil değilmiş ama okula giden herkes biliyor; Hindistan'da çok fazla dil olduğu için ortak anlaşma yolu olarak televizyonların bazıları İngilizce programlar yapıyorlardı (bana göre sömürge döneminden kalma bir sorun).

Evlerde yerel dil konuşuluyor. Altı-sekiz yaşındaki çocuklar bize İngilizce olarak “nasılsın – nereden geliyorsun” gibi soruları sorabilme cesaretini gösteriyorlardı.

Onuncu sınıfı yeni bitirmiş bir genç kızla rahatlıkla anlaştık ve bu kız yetersiz kabul ettikleri devlet okulunda okuyordu. Temel egitim12 yıldı.

Devlet okullarının eğitimini beğenmeyen aileler çocuklarını, çok pahalı ve yeterli sayıda olmayan özel okullarda (sınavla, torpiller bularak) okutuyorlardı.

İki yaşındaki çocuğun sınavı da nasıl olur demeyin. Çocuk tuvalet eğitimini tamamlamış ve kendi ihtiyacını gidermeyi öğrenmişse, adını-soyadını, annesinin ve babasının adını söyleyebiliyorsa sınavı geçebiliyor.

Temel eğitim sonrası iki ya da üç yıllık, üniversite tarafından açılan, üniversiteye hazırlık okuluna gidiliyor. Matematik, dil ve fen bilimleri ağırlıklı eğitim sonrasında girilen sınavda alınan puana göre merkezi sistemle tercih ettikleri okula yerleştiriliyorlardı. Genellikle on sekiz-yirmi yaşında da meslek sahibi oluyorlar.
Eğitimleri oldukça güzel, yüzyıl ileride derken kast ettiğim eğitimdi. Birkaç tane Nobel ödülü almış üniversiteleri var.
Eyaletin düzenlemiş olduğu turizmi geliştirme bürosunun düzenlediği oldukça ucuz, rehberli, günü birlik tura katıldığımızda gittiğimiz bir müze ve planetaryum denilen yer eğitime verdikleri önemin göstergesiydi. Bizim bilim adamları siyaset yapadursun orada topluma yönelik çalışmalar yapılıyor, üstelik kazançta sağlıyorlar.

Planetaryum  denilen yer gökbilimcilerin yaptırdığı bir yer. Dairevi ve çatısı kubbe seklindeki salonda yine dairevi dizilmiş hafif kaykılan koltuklarda oturuyorsunuz.

İki saate yakın bir gösteri izliyorsunuz ve bu her gün günde iki kez programlı olarak devam ediyor. Ücreti düşük olduğu için insanlar salonu her seferinde dolduruyorlarmış.

Gösteri, salon karartıldıktan sonra (karanlık çökünce görüldüğü gibi) parlayan yıldızlarla başlıyor, birkaç yıldız kümesi (büyük ayı, ikizler gibi) gösterildikten sonra insanların ve  eski Çin, Mısır, Arap, Roma, Yunan medeniyetlerinin, eski çağlarda yıldızlara bakıp kaderlerini nasıl belirlemeye çalıştıklarını; dünyayı nasıl düşündüklerini (Hintliler dünyanın, boa yılanının sırtındaki kaplumbağanın sırtında duran filin başının üstünde durduğunu sanıyorlarmış); daha sonra yıldızları keşfetmek için teleskopun kimin tarafından nasıl keşfedildiğini; galaksileri, samanyolunu, karadelikleri  anlatan çok güzel bir sunumdan mest olarak çıkıyorsunuz.
Bilim ve teknoloji müzesinde ise, eski motorları, makineleri kesip boyayıp cam arkasına koymuşlar; yan tarafındaki duvarda bulunan düğmeye bastığınızda nasıl çalıştıklarını görüyorsunuz.

Genetik bilimini basit çubuk ve toplarla, büyük posterlerle sunmuşlardı. En güzeli de, iki metre yüksekliğindeki plastik yumurtaydı. Bildiğiniz gibi yumurta, en büyük hücredir. İki basamaklı merdivenle içine giriyorsunuz. Çekirdek kısmını oluşturan sarısını(şeffaf plastik olarak) orta yere duvara monte etmişler ve şeffaf plastik içinde çeşitli organeller görülüyor. Organellerin (mitokondri, kromozom, golgi cihazı gibi) üzerinde metal düğmeler var. Bastırdığınızda hangi organelse duvarda onun üç boyutlu büyük görüntüsü beliriyor ve sesli bilgi veriliyor. Bizim üniversitelerimizin ve bilim adamlarımızın bu arada kulaklarını yine çınlatıyorum.
Anlatabileceğim daha o kadar çok şey var ki. Sanırım bu kadarı şimdilik yeter.  10 Ekim 2004

 

Başa Dön

 

 

MERHABA,

2011 de leyleği havada gördük galiba…

4 - 18 Mart 2011 tarihlerinde Almanya’ya gidip oradan da üç günlüğüne Amsterdam’a uğradık.

Aslında Amsterdam’la ilgili anılarımı paylaşmayı çok istiyordum ama bir türlü oturup yazamadım.

Tek söyleyebileceğim çok akıllı ve tekniğe yüzyıllardır hâkim bir millet olduklarını yerleşik toplumların en güzel örneklerinden biri olduklarını öğrendim.

Ta MS 800 yıllarında deniz seviyesiyle ve kanallarla baş etme yollarını öğrenmişler.

Resme (belki de zenginlerin gösteriş merakından kaynaklanan bir durumdur) çok önem vermişler, yerel müzelere gittiğinizde 300-500 yıl önce nasıl yaşadıklarını resimlerden öğrenebilirsiniz.

Zengin ailelerin, şehirlerin, kiliselerin ve onlara bağlı tıp mekteplerinin nasıl olduğunu gösteren resimleri keyifle izleyebilirsiniz.

Dikkatimi çeken bir hususta Amsterdam’da çok fazla etnik ve dini gruba ait insanların yaşaması oldu.

Tramvaydaki biletçi kız hem esmer(Afrika kökenli) hem de türbanlıydı. Başı yaşmaklı Hintli Sih çalışanlara da rast geldim.

Çok renkli çok kültürlü bir şehir diye düşünürken orada yaşayan ve ırkçılıktan şikâyet eden biriyle tanıştık, bir başka mekânda ise hafta sonu uyuşturucu “cafe”lerinden şikâyet etti. Hollanda’da uyuşturucu serbest belli bir miktara kadar satın alınabiliyor. Amaç, uyuşturucu kaçakçılığının ve mafya oluşmasının önüne geçmek. Ancak mafyanın önüne geçilemediği gibi hafta sonları Avrupa’nın dört bir yanından oraya uyuşturucu almaya gelenler huzuru bozduklarından sorunlar yaşanıyormuş. Bu cafeler şehrin merkezinde yer alıyor.

Aslında çok güzel, ulaşımı çok rahat olan bu şehirde sadece 4 gün kalabildik ve yetmedi.

Kaldığımız evsahiplerinden biri bir fakültede dekandı şikâyeti bana çok ilginç geldi: “Biz gençleri masraf ediyoruz emek veriyoruz yetiştiriyoruz onlar Türkiye’ye gidiyor.” Ben de “üzülmeyin bizde aynı şekilde yetiştiriyoruz onlar da Avrupa’ya kaçıyor, sanırım ödeşiyoruz” deyince güldü.

Bir gün daha fazla zamanım olursa inşallah anlatmaya devam ederim.

 

 

22 - 26 Temmuz 2011 tarihlerinde Ege Denizinde Rodos, Santorini, Mykonos adalarını gezdik (turizm pazarlayıcılarının başarısına tanık oldum).

Adaların etrafındaki (hem de limanların içi dâhil!) denizin içilebilecek kadar temiz olduğunu gördüm.

O anlarda hem sevgili çağdaş İzmir’imizdeki hem de diğer tatil yörelerimizdeki kirli denizleri hatırladım.

Neden insanların o adalara sürekli gittiklerini daha iyi anladım.

Rodos’ta konuştuğum yaşlı İngiliz çift, bir kez Marmaris’e, bir kez de Alanya’ya gitmişler, altı senedir Rodos’a geliyorlarmış çünkü burası sakin, sessiz, temiz ve düzenliymiş. Gerçekten de öyleydi. Alanya'nın karmaşasını Marmaris'in gürültüsünü hatırladım ve o ortamı da gördükten sonra onlara hak verdim.

Pırıl pırıl denize ister gir ister kenardan seyret, manzarası bile çok güzeldi. Yüksek binalar yoktu, tam bir tatil cennetiydi...

 

Başa Dön

 

İSVEÇ - DANİMARKA

3 - 13 Ekim 2011 tarihlerinde de İsveç’e gidip Danimarka’dan döndük.

 

Orada gördüklerimi anlatmak istiyorum, hem gideceklere yardımcı olmak hem de oradaki gördüklerimi paylaşmak için.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, eşim ve ben emekliyiz, dolayısıyla oldukça ekonomik davranmaya, bütçemizi zorlamamaya çalıştık. 

Uçak biletlerini olabildiğince en ucuz tarifeden ve 3 - 6 ay öncesinden aldık. Gittiğimiz ülkelerde uzak mesafelere trenle gittik ve bu tren biletlerini de iki ay önceden internetten yine çok ucuza aldık. Gittiğimiz şehirlerde kalacağımız gün sayısına göre şehir kartı ya da ulaşım kartı aldık.

Şehir kartı 24 ve 72 saatlik (ya da bazı şehirlerde beş günlük) olarak satılıyordu. Bu kartla verilen sürede şehrin sınırları dahilinde, şehrin her yerine her türlü araçla(otobüs, tramvay, banliyö treni, metro, hafif raylı sistem)gidilebiliyor.

Birlikte verilen tanıtım kitapçığında yer alan müzelere, etkinliklere, şehir turlarına ya ücretsiz ya da indirimlerle gidilebiliyor. Şehir kartı, müze meraklısı değilseniz çok pahalıya geliyor, çünkü müzelerin çoğu saat onda açılıp saat dört veya beşte kapandığı için ya da kuyrukta beklemeniz gerektiğinden çok fazla müzeye gitme olanağınız olmuyor. Üçten fazla müzeye gidecekseniz ve ücretsiz şehir turu yapma olanağınız varsa verdiğiniz parayı çıkarıyorsunuz.

Ulaşım kartı, bana göre daha ucuz, şehir kartındaki gibi 24 veya 72 saatlik olup, şehir kartındaki ulaşım koşulları aynen burada da geçerli, ancak sadece ulaşım için kullanabiliyorsunuz.

Biz her ikisini de kullandık, ulaşım açısından çok rahat ettik.  Zira çoğu ülkede, şehirlerde biletin belirli sınırlarda(büyükşehrin ilçeleri arasındaki sınırlar gibi düşünün) fiyatı değişiyor, bunu bilmiyorsanız ceza ödeyebilirsiniz. Ya da yanlış bindiyseniz tekrar bilet alma gibi sorunlar yaşayabilirsiniz, ulaşım kartıyla bu sorunlardan kurtuluyorsunuz.

Biz otobüs ya da tramvaya binip son durağa kadar gidiyor, ya aynı vasıtayla dönüyor ya da başka yöne giden vasıtaya binip şehrin kuzey-güney, doğu-batı bölgelerini görmeye çalışıyorduk.   

Bizim bir diğer şansımız, uluslararası barışa katkıda bulunmak üzere kurulmuş bir sistemin(yani SERVAS) üyesi olmamızdı.

Bu sistem insanlar birbirini, kültürünü, yaşam tarzını tanıdıkça birbirinden korkmaz, birbirine saygı duyar ve savaşmaz dolayısıyla dünyada barış yayılır inancıyla sürdürülüyor.

Biz de bu SERVAS sayesinde dünyanın dört bir yanından gelen insanları misafir ettik. Biz de SERVAS la gezdik ve şunu hayretle gördüm, tek misafirperver millet biz değilmişiz.

Gittiğimiz her ülkede ve her evde bize elden geldiğince sevecen ve misafirperver davranıldı. Bu şekilde yaptığımız bu seyahatte oradaki insanlar hangi evlerde hangi koşullarda yaşıyor ne yiyor ne içiyor çocuklarıyla ilişkileri nasıl dünya görüşleri ne bunları görme ve yaşama olanağına sahip olduk.

Gittiğimiz insanların (bize misafir olanların da)en çok merak ettikleri konu bizim erken emeklilik hikâyemizdi çünkü hem İsveç hem de Danimarka’da emeklilik yaşı 65 - 67 idi (dünyada gelişmiş olarak görüp bayıldığımız orada yaşamak için can attığımız tüm ülkelerde de emeklilik yaşı ortalama 65 - 67dir).

Bir türlü genç yaşta emekli olunmasını algılayamıyorlardı, ekonomi nasıl gelişebilir bu durumda diye durup durup tekrar soruyorlardı.

Allah’tan ne kadar tatil yaptığımızı sormadılar tümden şoktan giderlerdi.

Zira geçen yıllarda Kore’den bir profesör gelmişti ve bizim senelik izinlerimizin 20 - 30 gün olduğunu(hafta sonları ve diğer resmi tatillerin dâhil olmadığını öğrenince adamcağız kalpten gidecekti, acaba yanlış mı anladım diye on dakika arayla 4 - 5 kez soruyu tekrarladı. Çünkü bizden çok harcayıp bizden az çalışan toplum yok. Yine de şikâyet etmekte onlardan hızlıyız.

Aslında evlerde misafir kaldığım için merak ettiğim bir konuyu öğrenemedim: hem ABD hem Kanada hem de Almanya’da hangi otele giderseniz gidin(yıldızı ve küçüklüğü-büyüklüğü fark etmiyor) yatağın başucundaki çekmecede İncil vardır, bu ülkelerde de var mıydı merak ediyorum.

İsveç’te 1996 (aklımda yanlış kalmadıysa) ya kadar her yeni doğan kilisenin doğal üyesi kabul ediliyor dolayısıyla çalışmaya başladığında otomatik olarak kiliseye para kesiliyorken, 1996 da çıkan bir yasayla bu kaldırılmış artık isteyen para veriyormuş.

Danimarka’da ise bu uygulama halen geçerliliğini koruduğu için şikâyetçiler ve yeni hükümetin ilginç bakanının bu sorunu İsveç’teki gibi çözeceğini umuyorlar. Bakanın ilginçliği şuradan geliyor: kendisi Hint asıllı Danimarkalı, Hindu iken Hristiyan olmuş sonra tümden dinden çıkmış(ateist olmuş).

Eskiden Türkiye’nin haritadaki yerini bilmediğini sandığım bu insanların Türkiye’ye ilgisi artmıştı, başbakanın adını biliyorlardı ve hayranlıkla izlediklerini söylüyorlardı.

Yaşadığımız bu macerayı sizlere tek tek aktarmaya çalışacağım. Önce başlıklar altında toplayarak, birbirine kısmen benzeyen özellikleri, sonra da ülkelerdeki güncemizi anlatacağım.

 

ULAŞIM:

Avrupa’nın birçok ülkesinde ulaşım sorun değil, ancak oldukça pahalı. İşinizi bilirseniz çok ucuza getirebilirsiniz. Mesela uzak mesafelere giden hızlı trenlere aylar öncesinden bilet alırsanız, çok ucuza seyahat edebilirsiniz.

Şehir içlerinde otobüs, tramvay, yer altı (metro) ve yerüstü (hafif raylı) ve banliyö trenleri çok güzel çalışır çok uzak mesafelere vaktinde ve kısa sürede gidebilirsiniz.

Birçok şehirde ulaşım kâr amacı gütmeyen şirketler tarafından yürütülmektedir. Özellikle Stockholm’de farklı yönlere giden otobüsler herhalde farklı şirketlere aitti, çünkü her birinin hareket alanlarını gösteren haritaları farklıydı ama aynı “şehir ulaşım kartı” yla biniliyordu. Hollanda(Amsterdam), Almanya, İsveç ve Danimarka’da metro ulaşım planları, otobüs ulaşım planları ve tramvay ulaşım planları ve bunların saatleri basılmış halde elinize veriliyor.

Stockholm’deki otobüslerde ayrıca bir kutu içine koymuşlardı isteyen oradan alıp gidiyordu. Duraklarda otobüslerin/metronun/trenin kaç dakika sonra geleceği belirtiliyor ve hiç aksama olmuyordu.

Otobüs ve tramvay duraklarında kaç tane geçiyorsa numaraları ve duraklarıyla, o duraklarda hangi saatlerde olacağı, cumartesi/pazar ve bayramlarda hangi saatlerde geçeceği yazıyor.

Bir oradaki insanlara verilen değere, bir de benim yaşadığım şehirde(İzmir’de) bize verilen değere baktım daha medeniyetin bize ulaşmasına çok var dedim.

Otobüs, tramvay, metro/tren bağlantılarının yoğun olduğu yerlerde bisiklet parkları var. Hem şehirlerarası hem de şehir içi trenlerde engelliler, bisikletler ve bebek arabaları için özel vagonlar var.

Otobüslerde engelliler ve bebek arabaları için özel yerler mutlaka var. Onlar da yaşlılara ve bebeklilere yardımcı oluyorlar.

Bir konuya dikkatinizi çekmek isterim: şehir içi ulaşım planları Almanya’da çok daha iyi hazırlanmış. Elinize planı aldığınızda tramvay, metro ve bağlantılı hatları size gösteriyor. Daha anlaşılır. Diğer ülkelerde de güzel, ama öğrenene kadar iki gün geçiyordu, tam öğrenmişken oradan ayrılıyorduk.

Almanya’da bisiklet kullanımının çok fazla olduğunu biliyordum, Amsterdam’da da oradan daha fazla kullanıldığına tanık oldum ama Stockholm ve Kopenhag’ deki kadar çok bisiklet görmedim.

İnsanlar kullanım amaçlarına göre bisikletlerini geliştirmişler. Çocuklarını ya da yüklerini taşımak için çok ilginç ilaveler yapmışlardı.

Bisiklet yolları gidiş geliş olarak iki şeritli yapılmış ve kaldırımla yol arasında bir yol genişliğindeydiler. Oradan yaya olarak giderseniz azar işitmeniz kaçınılmazdır.

Trafik lambaları da bisikletliler için düzenlenmişti. Her yerde bisiklet parkı görebilirsiniz. Ancak en büyük bisiklet parkını Amsterdam’da gördüm: üç katlıydı her kat bizim kapalı otoparklarımızın büyüklüğünde ve tıklım tıklım bisiklet doluydu. İnsanlar belediyelerinin sağladığı mükemmel ulaşım olanaklarına rağmen genç yaşlı her yere bisikletle gidiyorlardı.

 

KÜTÜPHANE:

Kütüphane deyince aklınıza bizim köhnemiş, kimsenin uğramadığı kütüphaneler gelmesin. Hem İsveç hem de Danimarka’da gördüğüm kütüphaneler, kitap satış yeri gibi çoğunlukla yol üstünde camları dışarıya açık yerler, her semtte neredeyse bir tane var.

Bana ilginç gelen nokta şuydu: çocukları çekmek için kitap kahramanlarından manken yapılmış, okuma masalarının üzerinde kahramanları canlandırabilecekleri ufak tefek objelerin konmuş olmasıydı. Mesela birinde camın kenarına pelerinli bir korsan mankeni koymuşlar, masaların üzerine de kâğıt maskeler, karton kılıçlar ve daha birçok benzeri nesneler yerleştirmişlerdi.

Gelen çocuk(lar) hem okuyup hem de canlandırma yapıp eğlenecek ve kitap okuma alışkanlığı kazanacak.

Kendi yazarlarına, bilim adamlarına verdikleri değeri havaalanında görebilirsiniz. Kontrolden çıktıktan sonra havaalanında ilerlerken duvarlarda bu kişilerin resimleri ve hikâyeleri vardı. Benim çocukken çok sevdiğim Pippi Langstrumpf(uzunçorap) kitabının yazarının İsveçli olduğunu orada öğrendim.

 

İNGİLİZCE:

Her iki ülkede de hemen herkes İngilizceyi çok iyi biliyor. Almancayı da üçüncü dil olarak bilenler var.

Dillerine sahipler ama İngilizceyi çok iyi öğretmişler, bizim MEB lığımız sanırım orada bir inceleme yapsa iyi olur.

Çünkü gittiğimiz evlerdeki, liseye giden gençler çok güzel konuşabiliyorlardı.

 

HAYAT PAHALILIĞI:

Sanırım tüm büyük şehirlerde aynı sorun var. Amsterdam, Stockholm, Kopenhag üçü de çok pahalıydı. Bizim İstanbul’da öyle değil mi?

Ülkeler zenginleştikçe pahalılık artıyor. Çünkü hizmet veren insanın saat ücreti artıyor.

Ancak gelir gider oranlaması yapıldığında çok pahalı olmadıkları görülecektir.

Şöyle ki: ben ”bin TL maaş alıyorsam ve ekmek 50 Krş” ise oradaki insan “10 bin Kron alıyor ve ekmek 5 Kron”. Ben dışarıdan gittiğim için bana pahalı geliyor.

 

GÜNLÜK YAŞAM:

Hem İsveç hem de Danimarka’da insanlar yürümeye, koşmaya ve bisiklet kullanmaya bayılıyorlar.

Bisiklet kullanmalarının iki nedeni var: birincisi bisiklet hem sağlıklı hem de her an ellerinin altında olan bir araç.

Trenlere bindirebiliyorlar, her yerde bisiklet yolu olduğu için güvenli bir ulaşım aracı.

Diğer bir nedeni de ulaşımın çok pahalı olması. 

Akşam yemeklerini erkekler yapıyor. Kaldığımız tüm evlerde yemekleri beyler pişirdi. Çocukları beyler gezdiriyor ve okuldan alıp okula bırakıyordu, elbette çocuklarını gezdiren hanımlarda var ancak ağırlık erkeklerde. Hatta bir gün otobüs durağında bebek arabasıyla çocuğunu gezdiren bir baba ile sohbet ettiğimizde adamın psikiyatrist olduğunu dört aylık “çocuk bakma izni” aldığını öğrendik.

İsveç’te eve girerken ayakkabı çıkarılıyor (merkez bankası başkanımızı bu nedenle eleştirenlerin kulakları çınlasın, sanırım İsveçlilerde bizim kültürdenmiş. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim).

Ancak Danimarkalılarda sanırım ayakkabı her evde çıkarılmıyor; gittiğimiz bir evin sahibi “Türk olduğunuz belli” deyince ben de “Vallahi İsveç’te de çıkarıyorlar dediğimde şaşırdılar zira İsveç’e hiç gitmediklerinden bilmiyorlardı. Oysa diğer ev sahibimizde ayakkabıları çıkardık.   

Yeşillikleri ve parkları çok seviyorlar, iklimde elverişli olduğundan her yer yeşil, sulak göllerle dolu ve tertemiz.

Hiç orman yangını oluyor mu diye sorduğumda, hiç orman yangını hatırlayamadılar ve şöyle dediler: “ağaçlarımız yanmak için çok yaş/ıslak”.

Her iki ülkede de çok katlı ev pek yok genellikle iki üç, beş katlı evler var. Elbette çok az da olsa çok katlı binalar yapılmaya başlamış.

Şehirler çok eski olduğundan 1800 yıllarında ve 1900 ün başlangıç yıllarında yapılmış evler yıkılmamış içleri yenilenerek kullanılmaya devam edilmiş. O nedenle asansörleri yoktu.

Sadece Malmö’de kaldığımız binalarda pencereler küçük olduğundan eşya taşımak ya da engellilerin/yaşlıların/bebeklilerin çıkmasını sağlamak için merdivenlerin genişliği yarı yarıya indirilip oluşan boşluğa sığacak büyüklükte bir asansör yerleştirmişlerdi. Bizde olduğu gibi evlerin ve diğer yapıların çevresine duvar dikilmemiş. Binalar yeşilliklerle çevrelenmiş, girilemez/geçilemez gibi yazılar olmayan alanlardan oluşuyordu.

Hapishane izlenimi veren bizdeki rezidans hastalığı onlara bulaşmamıştı. İnsanlar tek katlı evlerde etrafı açık yaşıyorlar. Bir düzen hâkim. Görüntü ve gürültü kirliliği yok.

Kaldırımlar sadece yayaların yürümesi için yapılmış. Dükkânların önünde sergi yoktu, reklamlar yoktu, ticarethanelerin isimleri gözü rahatsız etmeyecek şekilde yazılmıştı. 

Dükkânlar deyince aklıma geldi, eskiden yurtdışında alışveriş yaptığımda hiç Türk malı göremezdim. Şimdi bisküvi, kuru baklagiller, taze meyve-sebze, konserve, baharat gibi birçok malzeme bulabiliyorsunuz.

Hatta Malmö’de bir markette dolmalık biber gördük (üzerinde İsveççe “Türk”, Türkçe olarak da “dolmalik biber” yazıyordu).

Evsahibime sürpriz olsun bir dolma yapayım dedim. Sabah gördüğümde almadığım biberi beş altı markette arayıp bulamayınca tekrar şehrin diğer ucuna gidip alıp döndüm. Ve akşam yemeğine pişirdim.

Çok yaşlı insan var. Her iki ülkede de emekli yaşı 65 - 67 (çoğu 67 yaşına kadar çalışıyor emeklilikte rahat etmek için).

Bir sözleri varmış: gençlikte paramız yok, yaşlılıkta da zamanımız! Sokakta daha çok yaşlı insanlara rasgeldik; çok zor yürüyen, yürüteç kullanan. Ancak tüm ulaşım araçları onların rahatça binip inebilecekleri şekilde tasarlanmış. Kaldırımlar alçak, ulaşım araçlarının binme-inme yüksekliği kaldırımla aynı seviyede, sıkıntısı olan yaşlılara herkes yardımcı oluyor. Otobüs şoförleri “hadi hızlanın” demeden yaşlının/engellinin yerinden kalkıp zorlukla yürüyüp inmesini sabırla bekliyorlar, bir ayakları gazda değil.

Öğrencilerin çoğu sokakta(yanlış anlaşılmasın, okuldan kaçmıyorlar hocalarıyla birlikte geziyorlar). Anaokulundan lise düzeyine kadar her yaş grubu çocuklara rast geldik, en fazla 15 - 20 kişilik gruplar halinde. En küçükler birbirlerine tutunarak aracın en arkasına geçiyorlar, diğer yaş grupları da hiç gürültü çıkarmadan doğrudan arkaya yöneliyorlar. Öğretmenleri de en sonda biniyor. Araçta öğrenci var mı yok mu fark edemiyorsunuz.

Müzelerde çocukların oynayabileceği - eşyalara dokunabileceği bölmeler ve nesneler yapmışlardı. Her müzede her yaş grubu olmuyordu. Müzelerde öğrencileri gezdiren kişiler vardı hatta iki müzede gençlerin yerlere oturup anlatan kişiyi büyük dikkatle dinlediklerine şahit oldum (aman elbisemiz kirlenir, yerlere oturulur mu diyen yoktu).

Bir de bizim müzelerdeki öğrenci gezdirmeleri hatırladım. 30 - 40 öğrenci trencilik oynar gibi birbirlerinin omuzundan tutup bir kapıdan girip öbüründen çıkıyorlardı.

Yanımdaki yabancı misafirler onlara daha ilginç geliyor ve onlara gülümseyerek salonları geziyorlardı. Büyük çocuklara ise müzeyi anlatan bir rehbere hiç denk gelmedim, ellerinde defter bir şeyler yazmaya çalışıyorlar ya da objelerle dalga geçe geçe ilerliyorlardı.

Ve okul görevini yerine getirmenin(öğrencileri müzeye götürme) rahatını yaşarken öğrenci neyi gezdiğinin bilincinde olmuyordu.

Stockholm’de şehir turu rehberinin aktardığı ilginç bir konu: (aklımda yanlış kalmadıysa) yüzyıl kadar önce İsveç’li bir bilim adamı “tarihini bilmeyen geleceğini inşa edemez, o nedenle tarihimizi gençlerimize aktaracak bir şeyler yapmalıyız” diyerek tarih müzesini kurmaya başlamış.

Ve halkın malzeme katkılarıyla müze zenginleşmiş.

Ardından bir başkası “Stockholm’de yaşayanlar, İsveç’in diğer yörelerinde yaşayanlar nasıl yaşıyor ne yiyor ne içiyor öğrensinler” diyerek başka bir müze kuruyor.

Ülkenin dört bir tarafından getirilen malzemeleri, gelenekleri, hayvan maketleriyle destekleyerek açık hava müzesi oluşturuyorlar, ancak vaktimiz kalmadığı için o kadar istememize rağmen o müzeyi göremeden ayrıldık. Biz de müzeler el gördülük/“yaptık oldu” anlayışıyla ya da yabancılar için bir kısım tarihi eseri sergilemek için yapılırken; oralarda gençlere geçmişlerini öğretmek amacıyla yapılıyor.

Ve o müzelere giden gençler oynayarak, dinleyerek, eğlenerek geçmişlerini öğreniyorlar. Müzenin bir ucundan trencilik oynayarak girip-çıkmıyorlar. Ama ülkemizde de bir şeyler yapılmaya başlamış Gaziantep’te yeni yapılan Zeugma müzesinde çok eğlendim, bir de Kaman’da Japonların yaptığı küçücük müzede, mutlaka görmelisiniz.

 

Başa Dön

 

 

İSVEÇ (STOCKHOLM, MALMÖ)

İsveç’te iki şehri ziyaret ettik. Uçağımızın indiği Stockholm ve Kopenhagen’e yakın olan Malmö.

Uçaktan indiğimizde pasaport kontrolde kalacağımız yeri ve geri dönüş biletimizi sorguladılar. Onları dosya halinde hazırladığımızdan sorun olmadı.

Bizim gibi gezmeye gelmiş kişilere rast geldik; şehir içine nasıl gidileceğini araştıran kişi bizi bilet otomatına götürdü ben o kadar hazırlık yapmamıştım çünkü nasıl olsa buralarda birçok seçenek olduğunu tahmin edebiliyordum.

Otomatın verdiği bilet bana pahalı göründü danışma aradık, diğer kişiler önden koşturarak gittiler ve biz oraya varana kadar biletlerini almışlardı. Ben bilet seçeneklerini sordum 24 ve 72 saatlik ulaşım kartı bulunduğunu ya da şehir kartı alabileceğimizi öğrendim.

24 saatlik kart aldık, diğer çift tek gidiş bileti(99 SEK)almıştı onlara da biletlerini geri iade ettirip 24 saatlik bilet(130 SEK civarında) aldık ve şehir merkezine yola çıktık.

Otobüs ardından banliyö treni derken merkeze geldik…  

Bu arada saat iki olmuştu, sırtımızda çantalarımız şehri gezemeyeceğimizden ve misafir olacağımız eve altı buçukta gideceğimizden tren istasyonunda biraz dolaştık ve ulaşım haritalarını inceledik. Bir şeyler yedik ve biraz daha sağa sola bakınıp önce metroya oradan da otobüsü bulup adresimize doğru yola koyulduk.

Yolda soru sorduğumuz kişilerin neredeyse tamamı İngilizce biliyordu ve bize çok yardımcı oldular. Bindiğimiz otobüsün son durağıymış orada indik.

Gerek tren istasyonu çevresinde gerekse geldiğimiz bu yerde beş katın üzerinde apartman yoktu. Her yer yeşillik ve geniş yürüyüş alanları ve de geniş bisiklet yolları vardı. Kalacağımız evi bulunca daha vaktin olduğunu görünce biraz ötedeki nehrin kenarına gidip oturduk.

İnsanlar koşuyorlardı, bisiklete binmiş gidiyorlardı ya da çocuk arabalarını gezdiriyorlardı.

Sakin ve huzur veren, gürültüsüz yeşil alanda (evdeyken hazırlayıp yanıma aldığım) sandviçleri çıkarıp yedik. Saat altı buçuk olunca da eve yollandık. 

Apartmana girdiğimizde kapının çevresinde zil olmadığını gördük ve kapıyı elimizle çaldık(sonradan zilin kapının üzerinde, anahtar deliğinin altında olduğunu öğrendik. Bir bey kapıyı açtı bizi içeri aldı ve biraz sohbetten sonra kalacağımız yeri göstermek üzere bizi bir kat aşağıya götürdü. Burası bir tarafı toprağa gömülü diğer tarafı yarısından sonra yukarıda olan bodrum katıydı.

Bu katta, apartmanda oturanlara gelecek ziyaretçiler için bir daire yapmışlar, bir hela, bir banyo, bir salon ve üç oda olmak üzere.

Salonda mini mutfak (ocak ve lavabo), bir küçük buzdolabı, kahve makinesi, tost makinesi, ekmek kızartma makinası, temizlik malzemeleri, masa ve sandalyeler vardı. Gazete, dergi kitaplar bile vardı.

Odanın biri bizim için ayrılmıştı, diğer odalarda da kalanlar varmış. Odamızda çift kişilik yatak, bir de dolap vardı, yukarıda olan penceremiz çiçek ve yeşillik manzaralıydı. Toplam 3m x 3m kadar bir alan. Eşyaları koyup kapıların nasıl açılıp kilitleneceğini öğrendikten sonra birlikte bir kat yukarıdaki daireye çıktık.

Evin beyi hemen mutfağa geçti bizde mutfaktaki sandalyelere oturduk. Çıkardığı salatalık malzemelerini yıkamaya yardımcı oldum.

Mesleğinin gazetecilik olduğunu biliyorduk, sohbet ederken politika, ekonomi ve ilaç alanlarında uzman olduğunu öğrendik.

İlaç alanında uzman olmasını sorguladığımda ilaç sektörünün çok büyük ve pahalı bir sektör olduğunu devletin ilaç paralarını ödemesi nedeniyle bu sektörün izlenmesinin gerektiğini ifade etti.

Biraz sonra evin hanımı ile kızları geldiler. Evin hanımı almış olduğu sebzeleri yerine yerleştirirken eşi ocağa makarnayı koymuş, sofrayı hazırlamış ve mutfaktaki masaya çeşitli küçük kavanozlarda zeytin, balık konserveleri çıkardı. Onların meşhur kuru ekmekleriyle bize ikram ettiler. Yemek öncesi aperatifmiş. Tatlarına bakarken, evin beyi pişen makarnayı salondaki tabaklara koyup üzerlerini hazırladığı garnitürlerle süsledikten sonra sofraya çağırdı, biri lisenin ilk sınıfında diğeri son sınıfında olan iki kızlarıyla birlikte sofraya oturduk. Makarna hazırlamalarının nedeni, mektuplaştığımızda yemek alışkanlığımızı sormuşlardı bende fazla ayrıntıya girmektense vejetaryeniz demiştim.

Kızların her ikisi de çok güzel İngilizce konuşuyorlardı.

Yemekten sonra masayı birlikte topladık eşi makinaya yerleştirirken evin beyi bizi çevre gezintisine çıkardı.

Zaten günün yorgunluğu ile mahvolmuş iken en az iki saat yürüdük, bizim yaşlarımızda olan bey pire gibiydi.

Bizi bir tepeye çıkardı tüm Stockholm buradan görülüyordu. Çok güzel bir manzaraydı.

Stockholm’ün elektriği 4 nükleer santralden(tüm İsveç’te 12 reaktör)sağlanıyormuş. Çöple de konutlar ısıtılıyormuş. Bu arada rüzgârgüllerini de devreye sokmuşlar.

Yazın güneş ve gün ışığı fazla olduğu halde güneş enerjisinden yeterince yararlanamadıklarını, eğer depolama olanağını keşfederlerse güneş enerjisinin iyi bir kaynak olacağını düşünüyordu.

Yazın çok güzel ve lezzetli domates, elma yetiştiğini anlattı. Dünyanın en yüksek vergisini ödediklerini, ama Norveç’in onlardan daha zengin olduğunu öğrendik.

Kanadalı bir dostun söylediği “biz 1 Ocak - 7 Temmuz arasında devlet için, 7 Temmuz - 31 Aralık arasında ise kendimiz için çalışırız” sözünü,” sizde de mi böyle?” diye sordum.

Bana cevabı: “ben öyle düşünmem, verdiğim vergi bana ne kadar geri dönüyor ona bakarım. Eğer bana hizmet olarak geri dönüyorsa ki dönüyor ben de almak için vermeliyim. Vermezsem isteme hakkım olmaz, verdiğim zamanda hesabını sorma hakkını elde ederim”. 

Ben çok aptalca olduğuna sonra karar verdiğim bir soruyu yönelttim: “Hem zenginsiniz hem de her şey çok pahalı neden?”

Cevabı: “Çok basit ürettiğimiz malın işçilik maliyetleri(saat ücretleri) yüksek, bu yüksek maliyet her şeye yansıyor.”

Yolumuzun üzerindeki bir İtalyan kafeye uğradık orada ekspresso denilen kahve içtik. Oldukça acı ve az miktarda olan bu kahveyi bizim kahveye benzetebiliriz.

Ama damak alışkanlığımızın dışındaydı. Birkaç yer daha gösterdikten sonra eve döndük saat oldukça geç olmuştu.  Sabah kahvaltı etmemiz için anahtar vermek istediler biz gereği yok diye almadık çünkü sabah yedi civarında herkes evden ayrılıyormuş. Ertesi akşam başka bir üyede yemeğe davetli olduğumuzu yemek sonrası görüşebileceğimizi söyledikten sonra iyi geceler dileyip aşağıdaki dairemize indik. Biz yatarken iki genç adamın sesini duyduk komşularımız onlardı.  

Ertesi sabah uyandığımızda havanın güzel olduğunu görmek bizi keyiflendirdi. Giyinip yollara düştük, geldiğimiz yoldan istasyona ulaştık.

Ulaşım kartımızın süresi dolmadan yenisini ve şehir içi ulaşım şemalarını aldık. Benim açlıkla aram çok iyi olmadığından yiyecek aramaya koyulduk.

Merkez istasyonun çevresini hem gezdik hem de yiyecek bir şeyler aradık. Sonunda bir alışveriş merkezinin altındaki bir mağazanın yiyecek-içecek katından,  4 tane(indirimdeydi) tatlı ekmek/kek benzeri bir şeyler aldık.

Bizim, ekmek çok yiyoruz diye günahımızı alıyorlar. Onlarda gözünü açan, sabahları bu gibi yerlerden tatlı hamur işi yiyecekler alıp yiyor.

Eşim meyve suyu ben de bir kahve aldım oturacak bir yer bulup açlığımızı giderdik. Saat 11.00 e yaklaşıyordu zamanımızı değerlendirmek için şehir turuna katılalım dedik.

Otobüs ve kanal gezisinden oluşan tura katıldık. Amacımız hem şehri tanımak hem de gidebileceğimiz müzelerin nerelerde olduğunu öğrenmekti. Çok güzel bir turdu. Yemek için merkezde döndük durduk, önceden belirlediğimiz yerleri bulamadık. Öğlen yemekleri burada hem ucuz hem de çeşit açısından zengin oluyor diye duymuştuk. Hevesimiz kursağımızda kalarak dolandık. Bir yerde Kebabistan yazısını gördük, ancak sadece ekmek arası döner olunca vazgeçtik. Kocaman bir meydanda meyve sebze satılıyordu, eşim bunlar bizimkiler deyip hemen yanlarına gitti(yanılmamıştı, bu konuda uzman) hem meyve aldık hem de nerede yemek yiyebileceğimizi sorduk. Tarif ettikleri yer altı çarşısına gidince çeşitli ülkelerin ayaküstü yiyecek stantlarını bulduk. Ben pizza yedim eşimde ekmek arası döner. Ben yediğimden memnundum ama sonradan öğrendim ki bardakları yıkamak yerine suya tuttukları için eşim orada yememiş ben de üzülmeyeyim diye bana söylememiş(iyi de yapmış), ama onun yediği dönerden de midesi bulandı akşam yemeğinin tadını çıkaramadı. Biraz daha dolandıktan sonra bizi davet edenlere gitmek üzere yola çıktık.

Otobüs durağına kadar sorun olmadı ancak o kadar çok otobüs vardı ki şaşırdık sonunda bir görevli bulup doğru otobüse bindik. Stockholm’deki ulaşım kartını sevdim, bizim İzmir’deki kentkart gibiydi tek farkı sadece 72 saatlikti, Amsterdam’daki ulaşım kartını hem binerken hem de inerken basmak zorundaydık. Unutursak bilet geçersizleşiyormuş, o nedenle her vasıtadan inerken kartını basmayı unutmayın duyurusu yapılıyordu, burada öyle değildi.  

Yolda giderken hem çevrenin güzelliğini seyrediyor hem de düşünüyorduk. Turist gibi gelseydik otelden müzelere gidecek ve bugünkü gittiğimiz/gördüğümüz yerleri göremeyecektik. Sadece binaları ve turların bize gösterdikleri yerlerle yetinecektik.

Yarım saatten fazla süren yolculuk sonunda in cin top oynar bir yerde indik. Aradığımız adresi indiğimiz yerde bulamadık, çok fazla insanda olmadığı için biraz dolanıp durduk sonunda birine rast geldik meğerse adres yolun öbür tarafındaymış. Karşıya geçip levhaların yardımıyla sokağı bulduğumuzda ilerlerken çok güzel, tek ya da iki katlı bahçe ve yeşillikler arasındaki evleri hayranlıkla izledik, evlerin etrafında duvar yoktu, bazılarında ağaç bazılarında bodur ağaçtan çit vardı. Ev sahibimizin evi tek katlı, yeşil bir bahçe içindeydi. Kapıyı güleç yüzlü bir delikanlı açtı bizi içeri buyur etti, terlikleri verdi, salona girdik.

Açık mutfaklı salonda çok zarif bir hanım bizi mutfak kısmından gelerek buyur etti. Doğrudan salondaki hazırlanmış masaya oturduk bu arada evin sevimli genç kızı da geldi.

Masaya şampanya kadehlerini sıralamışlardı, şampanya açtılar biz alkolle aramızın iyi olmadığını ancak tek yudumluk içerek eşlik edebileceğimizi söyledik. Sonra kadeh kaldırdık.

Çok güzel sofra hazırlanmıştı, güzel bir balık pişirmişlerdi, İsveç usulü. Değişik sosları vardı, burada da cam kavanozlarda, değişik konservelenmiş balıklar ikram ettiler.

Eşim yediği dönerin hazımsızlığıyla tadını alamadı ama ben afiyetle yedim. Beni en çok mutlu eden hazırladığı tatlı oldu. Almanya’da çocukken çok sevip yediğim ama bu sefer gittiğimde aradığım tadı bulamadığım “Apfel strudel” yapmıştı, muhteşem bir tadı vardı, yarısına yakınını yedim çünkü bir daha aynı tadı bulamayacağımı biliyordum.

Evin oğlu 21 yaşlarında üniversitede ekonomi ya da uluslararası ticaret okuyordu(hatırlayamadım). Çok efendi, kendinden emin kültürlü, dünyayı tanıyan bir delikanlıydı.

Kız ise çıtı pıtı lise öğrencisiydi. O da ayakları yere basan, kültürlü, cana yakın bir genç kızdı. Hatta delikanlı sınavı nedeniyle erken ayrılmak ve bahçedeki kendi evine gitmek için izin istediğinde, ben “biz de anneler çocuklarını yanlarından ayırmazlar” dediğimde evin kızı “ama neden” diye yadırgadı ben anlayacağı bir şekilde açıkladığımda “ama sizce bu doğru mu? Ben şahsen istemem çünkü ben böylece sorumluluklarımı öğreniyorum, ayaklarımın üzerinde durabiliyorum. Siz de gençler bunu yapabiliyor mu?” diye yaşına göre çok ağır bir soruyla beni köşeye sıkıştırdı.

Çok güzel bir sohbet ve yemekten sonra baktık ki vakit sandığımızdan da fazla ilerlemiş hemen izin isteyip kalktık. Eve bir buçuk saat sonra ulaşabildik. Nedeni de otobüsün durağını bir çalışma nedeniyle değiştirmişlerdi, diğer otobüsün kalkış yerini bilmiyorduk bulana kadar o otobüsü de kaçırdık.

Diğeri gelen kadar yürüyebileceğimize karar verdik ve eve kadar yürüdük. Allahtan ki bir gece önce ev sahibimiz bizi yürütmüştü de biz yolları öğrenmiştik.

Biz apartmanın kapısından girerken ev sahibimiz hanımla karşılaştık o da işten yeni geliyordu. Kendisi yerel yönetimde erişkin sürekli eğitim merkezi sorumlusuydu(müdürü). On beş dakika kadar birlikte oturup sohbet ettikten sonra evin beyi ile vedalaştık ve hanımla sabahleyin görüşmek üzere vedalaşıp dairemize gittik.

Sabah eşyalarımızı toplayıp odayı teslim aldığımız gibi temizleyip toplayıp, kapıları kilitleyerek üst kattaki ev sahibimize çıktık, eşim anahtarları yönetime götürüp teslim etti.

Birlikte mutfaktaki masaya oturup hem sohbet ettik hem de hazırladığı kahveyle peynir ve onlara özgü çeşitli kuru ekmeklerin tadına baktık.

Çok ilginç bir kahve çaydanlığı vardı, hiçbir yerde görmedim. Altta suyun kaynadığı çaydanlık, onun üstünde huniye benzer bir cam kap, cam kabın hunisinin daraldığı kısımda metal filtre kapağı var(bardak şeklindeki kahve hazırlama filtresinin aynısı). Altta su kaynadıkça buhar filtreden yukarı geçiyor su haline dönüşüyor ve kahveyle birleşiyor. Belirli miktara ulaşınca, oluşan basınçla kahveli su filtreden aşağıya akarak çaydanlığa doluyor ve nefis bir filtre kahve ortaya çıkıyor. Ev sahibim çarşıda bulamayacağımı söyledi, gerçekten de benzerini bile göremedim. 

Bir süre sohbet ettikten sonra sırt çantalarımızı yüklenip, otobüs durağına yola çıktık. Otobüs durağında bir yaşlı bey bekliyordu, birkaç dakika sonra bebek arabalı başka bir bey geldi. Bebekle ilgilenirken sohbet etmeye başladık, nereden geldiğimizi sordu “Türkiye” deyince” ben de geçen aylarda konferans nedeniyle İstanbul’daydım” dedi. Psikiyatrist hekimmiş, dört ay bebek bakma izni almış, şimdi de onu gezdirmeye çıkmıştı. Bizim ülkemizde acaba hangi erkek hem de uzmanlığını almış bir hekim bunu yapardı?

Duraktan iki otobüs geçiyordu dün geldiğimiz otobüsü kaçırmıştık, diğeri de aynı yola gidiyordur deyip gelen otobüse bindik, ancak farklı sokaktan geçtiğini öğrendiğimizde plana bakıp uygun bir yerde inmeyi tercih ettik. Dün geçerken gördüğüm tarihi bir kilisenin yakınında indik, etrafını gezdik.

Kiliselerde küçük mescit benzeri bölümler var, ibadet edilen ana bölümden bağımsız. Öyle bir bölümde baktık beş altı anne ve çocukları vardı (4-6 yaş arası) onlara oyunlarla ve hikâyelerle din anlatılıyordu. Benzerini Almanya(ya da Amsterdam)’da görmüştük; ilkokul çağındaki çocuklara papazlar hakkında ve dini uygulamalar hakkında uygulamalı bilgiler veriliyordu. Birisi başpapaz diğerleri ise farklı papaz kıyafeti giymişler ve papazları taklit ediyorlardı. Hayret ki onlarda irtica hortlamıyordu. Üstelik onların hastanesinde mutlaka din görevlileri bulunuyor ve isteyen hastaya ya yatağında ya da hastanenin mescidinde hizmet veriyorlar. Ama biz de bunlar olmadığı halde irtica her an hortlamaya hazır, ben bu işi bir türlü çözemiyorum ve her yurt dışına çıkışta kafam daha çok karışıyor.

Bu kadar dini yaşatma çabalarına karşın bu ülkelerde insanların çoğunluğunun deist ya da ateist olma yolunda olduğunu söylüyorlar.

Vaftizi ve kilisede evlenmeyi artık bir gelenek gibi görüyorlar(elbette herkes için geçerli değil).

Neyse bu kadar yorum yeter gezintimize dönelim. Esas kilise kısmına geçtiğimizde her yerin pırıl pırıl olduğunu etrafa çiçekler yerleştirildiğini görünce bir tören mi var derken dışarı çıktığımızda şık giyimli birilerinin gelmekte olduğunu gördük.

Ancak diğer ev sahibimiz bizi beklediği için hemen ayrılmak zorunda kaldık. Gideceğimiz ev dün akşam yemeğe gittiğimiz eve yakındı, hatta gideceğimiz evin beyi dün akşam ki delikanlının çim hokeyi antrenörüymüş, sabah valizlerimizi bırakabilir miyiz diye onların yardımıyla ulaşıp sormuştuk.

Bugün yolumuzu bulmak daha kolaydı, kiliseden çıkıp istasyon yoluyla dünkü otobüs terminaline geldik. O yöne giden tek otobüse bindik(sabah erken ve akşam iş çıkışı saatinde başka ekspres otobüste kalkıyordu).  

Ormanların içinden çok güzel evleri seyrede ede durağımıza geldik. Tarife göre evi çok kolay bulduk. Büyük bir alan ve onar onar yan yana dizilmiş tek katlı görünen önünde bahçesi olan evler vardı sadece bir tarafta tepede iki katlı apartman tarzı yine bitişik nizam evler ve tepenin eteğinde de yine bitişik nizam boydan boya araba garajları yer alıyordu.  Bir dikdörtgen düşünün, üç kenarda onar onar dizilmiş evler, diğer kenarda ise otopark ve bu otoparkta birkaç sıra halinde kapalı garajlar yer alıyordu.

Kışın soğuk ve karlı olduğu için her evin kapalı garajı vardı, evlerden uzakta yapılmıştı böylece evler sakin ve yeşillikler içindeydi.

Kapıyı yaşlı bir bey açtı(68 yaşında, kimyager). Bizi buyur etti odamızın hazır olmadığını eşyalarımızı salona bırakabileceğimizi söyledi.

Ev girişte tek katlı görünüyordu, aslında iki katlıymış, aşağı doğru inen merdiven vardı. Ev tepede kurulduğundan diğer tarafı iki katlıydı. Aşağıdaki salonun boydan boya cam penceresi orman manzaralıydı. Önünde geçen yoldan gelen gideni görebiliyorduk. Birkaç kelam sonrası bize çevreyi göstermek istediğini söyledi ve dışarı çıktık.

Aslında burası uzun yıllardır şehrin banliyösü(ya da küçük bir köy) gibiydi. Evsahibimiz 33 yıldır orada yaşıyormuş, çocuklarının gittiği anaokulunu ve ilköğretim okulunu gösterdi. Hepsi orman içindeydi insanlar yürüyerek gidiyor ya da bisiklet kullanıyorlardı. Bizi indiğimiz durağın tam karşıtı olan diğer yola çıkardı.

Buradaki evler tek ya da iki katlı ve daha modern evlerdi. Yolun karşısına geçtik yine orman yolundan aşağıya inen merdivenlerin bulunduğu bir yere geldik. Buradan merdivenle aşağıdaki nehre iniliyordu, kuşbakışı harika bir manzara vardı(oldukça yüksek bir tepedeydik).

Aşağıda yük gemileri ve kişilere ait kayıklar küçük yatlar vardı. Kışın bu nehir donuyormuş ve burada buz pateni ile kayıyorlarmış. Bu güzel seyir sonrası bizi otobüs durağına bırakıp eve döndü.

Otobüsün yolu üzerinde alışveriş merkezi(AVM) görmüştük, orada inerek içeri girdik. Öğlen olduğu için lokantalara baktık, üst kattaki Çin lokantasındaki yemekler daha çok hoşumuza gittiği için karnımızı doyurduk. Ve şehir merkezine yollandık.

Çevre otobüslerinin durağına geldiğimizde “şehir tarihi müzesi” ne girdik eski, üç katlı tarihi bir binadaydı.

Çok güzeldi; güzelliği görselliği ön plana çıkarması ve çocuklar için eski evlerden oluşan oynayarak şehir planlayabilecekleri oyun alanı olmasından kaynaklanıyor. Hatta kafası kesilmiş bir kralın kalın kartondan yapılmış resminin arkasına geçilip resim çekmeniz mümkün.

Müzeden çıkıp metroya binip şehir merkezine indik. Çeşitli yerleri ve önümüze çıkan müzeleri gezip akşamı ettik ve eve döndük.

Ev sahibi hanım da gelmişti sofrayı hazırlamışlardı. Yine sofrada, geleneksel kuru ekmek yemek öncesi meze/atıştırmalık olarak konserve balık çeşitleri ve kaşar peyniri vardı.

İsveç ve Danimarkalılar akşamları kaşar peyniri yiyorlar; peyniri(küçük teker) olduğu gibi masaya getiriyorlar ve özel bıçakla üstünden ince dilim keserek yiyorlar. Eşimin çok hoşuna gittiği için peynir bıçağından hem kendimize hem de birkaç dostumuza hediye aldık.

Evin beyine siz de erkekler mutfağın kralı dediğimde “hayır ben mutfağa sadece balık için girdim normalde ben mutfağa girmem” dediyse de bulaşıkları makinaya yerleştirme ve boşaltma onun işiydi.

Yemek esnasında biraz yüksek sesle konuşup gülerken, odada yatmakta olan oğlu rahatsız olmuş, dışarı çıkınca anne-baba biraz daha sessiz olmamız gerektiğini, oğlunun(26 yaşında) meslek değiştirmek için yeniden okuduğunu ve bugünlerde sınava çalıştığını söyledi.

Yemekten sonra alt kata indik, eşyalarımız salondaydı anladık ki salonda yatacağız. Salonda bulunan kitaplıkta dünyanın çeşitli yerlerinden alınmış minik heykelcikler, bebekler, masklar ve çeşitli değişik nesneler vardı.

Dünya’da gitmedikleri yer kalmamış kimi gezi kimi uluslararası projelere katılarak. Mesela hanım, sanırım Afrika’nın bir ülkesine gitmiş ve oradaki kadınlara dikiş makinası kullanmasını, giysi ve yöresel oyuncak bebek dikmesini öğretmişler. O bebeklerden iki tanesini gösterdi.

Ev sahibimiz hanım(64 yaşında) okuma güçlüğü olan çocukların öğretmeniymiş. Aslında bizde olsa çoktan malulen emekliye ayrılmış olurdu, yıpranmış ve romatizma sorunları olduğu görülebiliyordu. Buna rağmen birbirinden oldukça uzak olan iki ayrı okula gün içinde birkaç defa bisikletle gidiyormuş. Olay şu: özürlü çocuklar normal okullara gönderiliyormuş. Okuma özürlü çocuklar, ilk üç yıl ek derslerle normal çocukların seviyesine gelmesi için destek görüyormuş. Elbette bizdeki özel/paralı okul ya da hoca tutarak değil. Tamamen eğitim bakanlığına ve belirli müfredata bağlı olarak yapılan bir uygulama.

Ertesi gün bize bir semt adı vererek oraya gitmemizi önerdiler, onlara göre orası İsveç’e benzemeyen bir İsveç örneğiydi.

Yine birkaç kişinin söylemesine rağmen “eski gemiyi görüp de ne yapacağım” diyerek gitmek istemediğim; 300 yıl önce batmış, elli yıl kadar önce çıkarılmış, restore edildikten sonra daha iyi korunması için üzerine müze yapılmış savaş gemisini görmemizi ısrarla önerdiler(iyi ki önermişler). Sohbet edip, resimlere baktıktan sonra getirdikleri eski sünger yatağı yere yayıp üzerine kendi nevresimimi sererek(kadıncağızın bir de benim çamaşırlarımı yıkamak zorunda kalmasını istemedim),uyuduk.

Sabah uyandığımda, salonun kocaman penceresinden yeşillikleri seyre daldım, gelen geçen insanları bir süre izledikten sonra yukarı çıktık.

Evin hanımı kendisine ezilmiş yulaftan püre yapmıştı yanında bir şeyler yiyerek işe gitti. Biz de evden çıktık, bahçedeki elma ağacından düşmüş, Amasya elmasına benzeyen iki elmayı yerden alıp ceketime silerek yedik; orman içinden dünkü gittiğimiz nehir kenarına ulaştık, resim çekip otobüse bindik.

Şehir merkezinden, akşam bahsettikleri semte gitmek üzere metroya bindik. Semte yaklaşırken yaptığımız aktarmada gerçekten farklı insanlar görmeye başladık. Sarışın erişkin ve çocuklardan, esmer tenli hatta zenci erişkin ve çocuklara doğru bir farklılaşma başladı. Bunların bazıları türbanlı hanımlardı.

Sanırım çoğu kuzey Afrika kökenli insanlardı. Son durağa geldiğimizde dışarıda yağmurun çiselediğini gördük. Aslında indiğimiz yer de diğer semtler gibiydi sadece insanlar sarışın değildi, bazılarında farklı kıyafetler vardı ve anladığım kadarıyla önemli bir kısmı Müslümandı.

Müslüman Mahallesi olduğuna göre burada mutlaka Türk, Türk varsa lokantası da vardır diye düşündük.

Metro çıkışının bir tarafında oralardaki banliyölere özgü alışveriş merkezine yollandık, yanılmadık, bir lokanta bulduk daha doğrusu pizzacı!

Olsun başka yerde bulamadığımız çorbayı burada bulduk ya yeter. Ama çorbanın sadece adı domates çorbasıydı tadı değildi.

Otobüsle geri dönmeye karar verdik çevreyi görmek adına. Bindiğimiz otobüste birkaç durak sonra başörtülü bir hanımla başı açık kızı bindi ve önümüzdeki koltuğa geçtiler.

Biraz sonra konuşunca Türk olduklarını fark ettik, gerçi eşim daha önce tahmin etmişti. Sohbet esnasında hanımın babasının Konya’dan işçi olarak geldiğini öğrendik; biz İsveç ve Danimarka’da da, Almanya ve Fransa’da olduğu gibi işçi geldiğini bilmiyorduk, bu vesileyle öğrenmiş olduk.

Ardından Vasamuseum denilen batık savaş gemisi müzesine gittik. Gerçekten görülmeye değer bir yermiş. Sadece devasa gemiyi çıkarıp sergilememişler.

Geminin üzerindeki heykelciklerin birer benzerini yapıp duvarları asmış ve ne anlama geldiklerini gerçek renklerinin ne olduğu ve bu renklere nasıl ulaştıklarını açıklamışlardı. Geminin birkaç tane değişik boylarda maketini yapmışlardı. Bu maketlerden birinde esas boyutlarda kaptan köşkü ve bulunduğu kat; bir diğer enine kesit makette kaç kat olduğu ve hangi katlarda neler olduğu ve gemideki görevliler iş yaparken temsil edilmişlerdi. Yine bir başka maket masa üstünde dalgalı denide rüzgâra karşı yelkenle nasıl hareket ettiğini gösteriyordu. Ayrıca o dönem kıyafet ve yaşam tarzı heykellerle anlatılıyordu.

Görmemek büyük kayıp olurdu. Oradan çıktık ve müzenin bahçesinde yiyecek büfesinin önünden geçerken Türkçe konuştuklarını duyunca eşim onlarla biraz sohbet etti ve şehir merkezine doğru yollandık.  Şehir merkezine(yani ana metro istasyonu ve tren garına) geldiğimizde, ertesi sabah erkenden kalkacak olan trenimizin nereden kalktığını öğrendik.

Çarşı Pazar gezdik. Bu arada bir meydanda meyve satıcıları gördük onlarla sohbet edip bir şeyler aldık hatta birlikte yıkadık.

Akşam yemeğinden emin olamadığımız için etrafı dolanıp kuru yavan bir şeylerle meyve suyu aldık ve eve doğru yollandık.

Eve geldiğimizde ev sahibimiz sofrayı hazırlamış mutfakta bir şeyler yapıyordu, size İsveç usulü çorba hazırladım deyince hem sevindik hem de “biz bir şeyler atıştırmıştık” dedik. Olsun birkaç lokma tadın dediler biz de sofraya çorba hayaliyle oturduk ama önümüze kuru yavan yemek geldi, sonradan anladık ki (başka deneyimimizde) yemeğe de “soup” diyorlar, belki de “supper” yerine kısaltarak kullandıkları için biz yanlış anlamış olabiliriz.

Sabah kalkacağımız saati ve bineceğimiz otobüsle kalkış saatini belirledikten sonra yattık. Sabah erkenden kalkıp yatağı toplayıp, çantamızı sırtlanıp(sırt çantası) yola düştük.

Doğrudan trene gidip bindik. Numara almadığımız için bir kez yerimizden olduk ama olsun, en azından yer ücreti ödemedik.

Yiyecek ısmarlamıştık bir ara eşim gitti onları da alıp geldi. Güzel bir sandviç ile meyve suyu vardı, önceden sipariş verdiğimiz için o da oldukça ucuza gelmiş, eşim restorandaki fiyat listesini görünce haberimiz oldu.

Manzarayı seyrederek Malmö’ye geldik.  Trenden indiğimizde dışarıda bizi yeni ev sahibimiz bekliyordu, tipik İsveçli, sarışın, beyaz tenli, mavi gözlü. 67 yaşında, geçen hafta emekliye ayrılmış bir hanımdı. Yalnız yaşıyordu, oğlunun ikisi yakınında diğeri yurtdışında yaşıyormuş. Ulaşım kartı alıp otobüse binip eve geldik,

Şehirde yine 3-5 katlı çoğunluğu çok eski binalar vardı. Kaldığımız ev, caddenin bir ucundan diğer ucuna ulaşan bitişik nizam dört katlı apartmanlardan oluşuyordu. Apartmanın giriş kapısının kilidi yoktu ışıklı bir sistemle çalışıyordu minik bir plastik nesneyi okuyucuya gösterince kapı açılıyordu.

Ev birinci kattaydı. Ancak merdivenlerin daracık olması dikkatimizi çekti, meğerse(eskiden asansörü olmadığından)  asansör yapmak için merdivenlerin yarısı kesilerek merdiven boşluğu genişletilmiş. Önden ve arkadan açılan kapılarıyla, hem eşya hem de tekerlekli sandalye, bebek arabası taşınabilen bir asansör yerleştirilmiş. Eski ve duvarları oldukça kalın olan bu binanın asansörünün yanı sıra içinin de bakımı yapılmış güncel teknolojiye uygun hale getirilmiş. Bir oda, bir salon geniş mutfak ve banyodan oluşan ev oldukça aydınlık ve rahattı.

Bize düşen salona(12 metrekare kadar) eşyamızı koyduk. Bir koltuk(yatak olabilen) orta masa, kare yemek masası ve küçük bir beyaz piyano ile raflı kütüphaneden oluşan salon eşyası rahatsız etmiyordu. Balkonu da camla kapatan ev sahibimiz, çok güzel yeşil bahçe manzarasını seyrederek yatabilmek için oraya da bir uzun koltuk koymuştu. Bize çorba hazırlamıştı ama aç olmadığımız için yemedik.

Biz dışarı çıkıp biraz keşif yapmak istedik özellikle, eve gelmeden önce ağaçları düz duvar gibi kestikleri bir park görmüştük oraya yöneldik. Çok yüksek olan ağaçlar öyle bir traşlanmış ki ortaya upuzun yeşil kocaman kare bina şeklinde görüntü ortaya çıkmış, parkın ortasına gittiğimizde ise, ortası boş alanı çevreleyen ağaçları da halka içine girilmiş hissi verecek şekilde traşlamış olduklarını fark ettik. Çok güzel bir ortam vardı tabii ki yine koşan ve yürüyen insanlar…

Çevreyi dolaştıktan sonra eve geldik ve yemeğe davet eden diğer üyeye gittik. Kaldığımız ev ile gideceğimiz ev arasında sadece sokağın karşısına geçmemiz yetiyorken hiç karşılaşmamış/tanışmamış olan iki üye bizim sayemizde tanışmışlardı. Gittiğimiz ev sahibimiz aslında Danimarkalıydı halen orada çalışıyordu.

Kopenhag’da ev kiraları Malmö’nün birkaç katı olduğundan orada çalışanlar burada ev tutup orada çalışmaya devam ediyorlarmış. Elbette bu iki şehir arasında yapılan köprü sayesinde mümkün olmuş, arası trenle 45 dakika ve pahalı da değil. Ev sahibimizin yine bir oda bir küçük salon ve mutfaktan ibaret evi çok hoş döşenmişti, hani egzotik derler ya! Ev sahibimiz, geleneksel mutfaktan bir örnek sunmak üzere zor bulunan geyik etli bir yemek hazırlamıştı.

Yemek sonrası biraz sohbet sonrası eve geldik. Sabah kalktığımızda, kahvaltı soframız hazırdı yağ, peynir, yumurta bugüne kadar gördüğümüz en zengin ve bize yakın bir kahvaltı.

Ev sahibimiz bugün torunlarına bakacağından biz çıkarken evin anahtarını verdi ve nelere dikkat edeceğimizi anlattı. Bize burgu kule denilen Malmö’nün tek en yüksek binasını görmemizi önerdi. Elimizde haritamız düştük yollara, yine bir otobüsten diğer otobüse binip şehrin bir ucundan diğerine gittik.

Her yer yeşillik; tek, iki ya da üç katlı apartman tipi ya da tek evler insanın gözünü okşayan bahçeleriyle beni büyülüyordu. Yolumuz üzerinde küçük bir cami gördük.

Bir şeyler atıştırmak umuduyla marketlere baktığımızda küçük dolmalık biber gördük, akşama dolma yapmayı düşündüm. Nasıl olsa bulurum diye almadım. Burgu binaya gittiğimizde oradaki alış veriş merkezinde kızarmış tavuk bulduk hem onu yedik hem de hediyelik peynir bıçağı aldık. Birkaç markete bakıp ta biber bulamayınca gerisin geriye şehrin bir ucundan diğer ucuna gidip dolmalık biberle gerekli malzemeleri aldık ve eve döndük. Ev sahibimiz evdeydi, oğlu ve torunları da. Gelini arkadaşlarıyla hafta sonunu geçirmek üzere Danimarka’ya gitmiş. Çocukların bakımıyla bu hafta sonu oğlu ilgileniyormuş.

Bu “genelde mi böyle?” diye sorduğumda, benim gençliğimde tam tersiydi ama bizim gençliğimizle birlikte evlilikte işleri paylaşma başladı, şimdi artık erkekler çocuk bakımını evde yemek yapmayı üstlendiler. Ara sıra kadın olsun erkek olsun arkadaşlarıyla yemeğe, hafta sonu ya da yaz tatiline çıkıyormuş. Evde kalan çocuklarla ilgileniyormuş. O akşam dolmayı yaptım ve dünkü çorbayla birlikte yedik, ev sahibim çok mutlu oldu. Zira dolma yapımının çok zor olduğunu sanıyormuş. Sabah kalktığımızda kahvaltı ederken diğer oğlunun hamile olan eşinin bugün doğum yapma olasılığından söz etti ve çok heyecanlıydı.

Biz biraz da şehrin eski bölgesini gezmek istedik. Öğleden sonraya kadar gezdik eve gelip eşyalarımızı aldık, bebek daha doğmadığı için ev sahibimiz bize tren istasyonuna kadar eşlik etti. Trene binip o meşhur köprüden geçerek Kopenhagen’e yola çıktık. Denizin ortasında bir sürü rüzgârgülleri gördük. Danimarka tarafındaki rüzgârgüllerinin oraya ait olduklarını öğrendik.

 

Başa Dön

 

 

DANİMARKA (KOPENHAG)

Kopenhagen istasyonunda hemen ulaşım kartına baktık ama sadece şehir kartı bulabildik. Aslında başka firmalar da olduğunu reklamlardan görmüştük ama pazar günü olması ve vaktin geç olması nedeniyle aramak yerine üç günlük şehir kartını aldık. Kartın özelliği üzerine yazdığın tarih ve saatte geçerliliğini başlatmasıydı.

Elimizdeki tren bileti gideceğimiz yere kadar geçerli olduğundan kalacağımız eve kadar onu kullandık. Zaten yanlış almışız ve iki misli para ödemişiz trende söylediler biz de o zaman birinci sınıfta gidelim dedik olur dediler. Ev sahibimiz biletleri pek tanımıyordu, bizi karşılamaya geldiğinde bilet alırken fark ettik, onlar kendilerine uygun indirimli kartlara sahip olduklarından diğer biletleri pek bilmiyorlar, dolayısıyla Malmö’den otomattan bilet alırken bize iki kişilik yerine iki kişilik aile(iki erişkin ve çocuklar) bileti aldırmış ve iki misli pahalıya mal oldu.

O nedenle aklınızda bulunsun böyle yerlere gittiğinizde hemen söyleneni yapmayın uyanık olun. Onlar iyi niyetle yardımcı olmaya çalışırken dışardan gelenlere tanınan avantajlardan haberdar olmayabiliyorlar ve zarara uğrayabiliyorsunuz.

Elimizde yeni şehrimizin kartları, ulaşım planları ve şehir planlarıyla ve elimizdeki, tarifle yeni evimizi bulduk. Aslında evler burada da çoğunluk beş katlı ve eskiler. 1800lerde ya da 1900lerin başında yapılmışlar. İçleri restore edilmiş tesisatları yenilenmiş çok güzel evler.

Bu evlerin en önemli sorunu; otoparklarının ve asansörlerinin bulunmaması. Gerçi şehir içi ulaşım çok iyi ve herkesin bisikleti var.

Yeni evimizi bulduk, kapıyı bizim yaşlarda bir bey açtı. “Hoş geldin”den sonra bize kalacağımız odayı gösterdi, biz İsveç’teki alışkanlığımız sürdürüp ayakkabılarımızı çıkarmak isterken, “Türk olduğunuz belli, çıkarmanıza gerek yok” dedi ben de hemen İsveçlilerin de ayakkabılarını çıkardıklarını söyleyince şaşırdı ve “ne yazık ki ben oraya gitmediğimden bilmiyorum” dedi. Bizde odaya kadar ayakkabımızla gidip orada terliklerimizi giydik. 

Ev oldukça büyüktü, kaldığımız oda bile Malmö’deki salon kadardı. Evin tümü müze gibiydi her türlü antika koleksiyonu vardı, her taraf resim doluydu. Yürürken tahtalar gıcırdıyordu ve üst kattaki çocuklar sanki evin içinde koşuyorlardı. Ev sahiplerimiz bu evi aldıklarında hiçbir şeyi değiştirmemişler, bizim yattığımız ahşap karyola bile yüzyıldan yaşlıymış hem sade hem de güzeldi.

Sonradan öğrendik ki beyin ailesi sanatkârmış dedesi ressammış, geçimini bu yola temin ediyormuş. Annesi piyanistmiş.

Oğlu ve hanımı resim yapıyor, kendisi yabancı dil öğretmeni ve kilisede org çalıyormuş ayrıca birçok müzik aletini çalabiliyormuş. Bizden de Türk müziğinden örnekler istemişlerdi. Hatta Dede Efendi’nin “yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü” şarkısı çalarken plak koleksiyonundan (karışık müziklerden oluşan)  bir uzunçalar çıkardı ve o plakta aynısı olduğunu gösterdi. Biz şaşırdık zira yıllar öncesine ait bir müziği hatırlayıp çıkarması bizi hayrete düşürdü.

O akşam bir şey daha bizi hayrete düşürdü ev sahibimiz beyin dayısı, 1925 - 30 yılları arasında Zonguldak ve İskenderun’daki kömür taşımak üzere inşa edilen demiryollarında mühendis olarak çalışmış ve çalıştıkları dönemde yaptıkları işi belgeleyen film yapmışlar onu seyrettik.

O zaman, oralarda ki yaşamı seyretmek özellikle Zonguldak’lı olan eşimi çok etkiledi. Akşam yemeğimiz peynir ekmek ve çaydan oluşuyordu. Hemşire olan ev sahibimiz hanım (kendisi oldukça uzun boylu zayıf, hoş bir hanım) Türkiye’ye projeler kapsamında gelmiş bize ilginç maceralarını anlattı.

Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik. Bu arada, Danimarka’da olan bir kürt ailenin Sivas yakınlarındaki köylerine gitmişler. Üzülerek, köydekilerin fazla bir şeylerinin olmadığını, sabahın köründe kalkıp iş için şehre gidip geç vakitlerde döndüklerini anlattı.

Ben de “siz kürt olmayan köylere de gitseniz aynı manzara ile karşılaşırdınız, zira ülkemizde 40 bin civarında köy var ve halen bugün bile yaşadığımız İzmir’in çevresinde insanlar köylerde yoksunluk içindeler biz sizin kadar zengin değiliz” dedim.

Çünkü hem İsveç (200 yıldır) hem de Danimarka doğru dürüst savaş görmemişler. Dolayısıyla zenginleşme yolunda ağır adımlarla emin bir şekilde ilerlemişler. Yani “tok açın halinden anlamaz” hikâyesi.

Güzel bir sohbetin ardından yattık. Sabah kalktığımızda evin hanımı yulaf püresi yaptı içine elma dilimleri attı. Sanırım bu ülkeler soğuk olduğu için hem besleyici hem de doyurucu olduğundan bu şekilde bir kahvaltı ediyorlar. Bizde tadına baktık ama bize göre değildi.

Çay ve peynir ekmek yiyip birlikte çıktık. Nehir kenarından (bize tarihi ve önemli mekânları göstererek)yürüdük. Ünlü denizkızı heykelinin önüne gelince Çinli ya da Japon (ayırt edemiyorum) turistlere rast geldik. Ben heykel olarak daha haşmetli bir şey beklerken hayal kırıklığı yaşadım, sonra onlar resim çeker biz çekemez miyiz diyerek birkaç pozda biz çekerek yürümeye devam ettik.

Nehir turu yapacağımız yere gelince ev sahiplerimiz ayrıldı ve biz tur gemisi gelene kadar oradaki kehribar müzesini gezdik. Tur gemisi ile kanalları arşınlayıp döndük.

Acıkan karnımızı doyurmak için bir alışveriş merkezine gittik, orada Türk ayakkabıcı bulunca eşimin onlardan aldığı adrese doğru yola koyulduk. Öğlen açık büfe yemek veren bir Türk lokantasıydı. Yemekler bizi pek açmayınca başka yere baktık, ama daha iyisini bulamayınca oraya geri dönüp bir şeyler yedik.

Sonra yine önümüze çıkan kiliseyi – müzeyi gezdik. Dün bindiğimiz otobüs bize karışık geldiğinden banliyö treniyle dönmeye karar verdik. Çünkü otobüste durulacak durakları değil şehir içindeki ulaşım sınırlarını gösteriyordu, ineceğimiz durak konusunda bize otobüsteki kişiler yardımcı olmuştu.

Tren durağı bir durak geride olduğundan biraz fazla yürümemiz gerekti ki bu sorun değildi. Ama bisiklet trafiği inanılmazdı.

Biz pek fark etmedik ama araba trafiği çok kötüymüş, ev sahibimiz seçimlerden yeni çıktıklarını ve on yıldır kendilerini yöneten ve fazla beğenmediği hükümetin yerine gelen yeni hükümetin şehir içine araba girişlerini paralı hale getireceğini söyleyince ben şaşırdım, “ama evinizin önüne paralı mı geleceksiniz?” diye sordum.

Bundan çok mutlu olacağını hiç olmazsa burada evi olmayanların gereksiz yere sokakları doldurmayacağını ve trafiğin rahatlayacağını söyledi. Malmö ve Kopenhagen’da çöple ısınıyormuş. Şehrin kaldığımız bu bölgesinde çöpler vakum yoluyla toplanıyormuş.  Dışarıda çöp kutuları yok, evlerin altlarında çöplerin toplandığı kaplar varmış ve evinizden boru vasıtasıyla çöpü oraya atıyormuşsunuz, belediye de vakumlu çöp arabasıyla topluyormuş.

Çöpler ayrı ayrı toplanıyor. Mesela şişe, metal kutu, kâğıt gibi nesneler şehrin belirli bölgelerinde yerlerindeki konteynerlere atılıyormuş. Bu konteynerlerin yanında bulunan bir kulübeye ise insanlar kullanmadıkları eşyaları koyuyorlarmış. Zira ev sahibim koleksiyonundaki birçok eşyayı oradan tamamlamış.   

Eve döndüğümüzde ev sahibimizin hazırladığı balık yemeğini yemek üzere masaya oturduk. Değişik sos(hardal) kullanılmıştı ama ne yalan söyleyeyim bizim ağız tadımıza uygun değildi. İnsanlar o kadar zahmet etmişler deyip yedik. 

Otururken ertesi gün gideceğimiz ev sahibimiz arayarak bizi öğleden sonra gelip alabileceğini söyledi. Ben zamanında kalacağımız evin sahibinin adını verdiğimi tamamen unuttuğumdan bizi nasıl bulduğunu anlayamamıştık, eve döndüğümde e-postaları görünce hatırladım. 

Ertesi sabah birlikte kahvaltı sonrası yine düştük yollara. Şehir içinin değişik yerlerini gezdik. Bu arada ilginç bir şey keşfettim. Bu gezi esnasında şehir içindeki park gibi olan mezarlıklardan geçerken, mezarlıklarda ilginç ve rahatsız edici bir koku olduğunu fark ettik, bizdeki mezarlıklarda rastlanmayan bir koku. Kendimce acaba insanları tabutlarla gömdükleri için toprağa karışamayan cesetlerin salgıladıkları bir koku mu bu diye düşündüm.

Öğleden sonra eve geri geldik, otururken ev sahibimizin bir hastanede hemşire olan gelini arayarak iki kliniğin birleşmesi nedeniyle sorumlu hemşire olan arkadaşının işini kaybettiğini ve kendisinin birleşen kliniğin başına getirildiğini arkadaşı için çok üzüldüğünü söyledi.

Şimdi 60 yaş civarında olan ev sahibimiz de 10 yıl kadar önce çalışırken yine benzer nedenle yani klinikler birleştirilince işine son verilen hemşirelerden biriymiş.

Yaşı ilerlediği için iş bulması zor olacağından çok endişe etmiş ama bir okul hemşireliği bulmuş ardından proje üreten kurumlarla birlikte çalışıp hem para kazanmış hem de gezmiş. Gerçi hem eşi hem de kendisi çok gezmişler.

Derken yeni ev sahibimiz geldi ve eşyalarımızı yüklenip çıktık. Üniversite(devlete ait) hastanesinin kardiyoloji kliniğinde kardiyolog olan yeni ev sahibimiz bizi götürürken canının çok sıkkın olduğunu çünkü bugün hastanenin iki kliniğinin birleştirilmesi nedeniyle birkaç kişinin işine son verildiğini, sevdikleri ve iyi çalışan arkadaşlar olduğunu, elinden üzülmekten başka bir şey gelmediğini anlattı. İnanılmaz bir tesadüf değil mi? 

Şehrin yine diğer tarafında olan beş katlı eski bir eve geldik. Bir önceki ev 1900 lerde bugünkü geldiğimiz ev ise 1903 te yapılmıştı.

Asansörü ve park yeri yoktu. Dördüncü kata çıktık, diğer ev gibi her katta iki daire vardı. Eve girdiğimizde ayakkabılarımızı çıkardık.

Bu ev tamamen yenilenmişti ve iki katlıydı, daha doğrusu küçük çatı katında bir dinlenme odası vardı. Yerler ahşap döşeli aydınlık ve az eşya olan bir evdi, içimiz açıldı.

Bu ülkelerde pek perde kullanmadıkları dikkatimi çekti. Genellikle camın üst kısmında süs amacıyla kısa(50 cm gibi) bir perde, alt tarafta ise mermerin üzerine çiçekler, heykelcikler, vazolar, lambalar yerleştiriyorlar. Aslında çok hoş görüntüler ortaya çıkıyor. O nedenle gezerken gözüm hep pencerelerde oluyordu.

Malmö’deki evsahibimize neden perde takmadıklarını sorduğumda bunun yeni moda olduğunu söylemişti.  

Eve gelince odamızı gösterdi, evin hanımı henüz gelmemişti. Biraz sohbet edince ye kadar o da geldi. Sosyal hizmetler uzmanı idi.

Dinlenince eşimi mutfağa çağırarak bir önlük verdi diğerini de kendi takmıştı, ”buralar sizin oralar gibi değil buralarda biz iş yaparız şimdi yemek yapma zamanı ve sen bana yardım edeceksin”.

Eşi unları bir araya koymuştu hemen ekmek hamuru yoğurarak tepsiye koyup üzerini örttü. Eşinin romatizma nedeniyle uzun süredir tedavi olduğunu öğrendiğimde unu neden karıştırmadığını daha iyi anladım çünkü ellerinin gücü yoktu. Çok güzel ve değişik bir balkabağı (bizimkilere göre oldukça küçük ve biraz da değişik) çorbası pişirdi, çok lezzetli olmuştu.

Yemeğimizi afiyetle yedikten sonra bizi aldığı gibi dışarı gezmeye götürdü, evin yakın çevresini gezdik ve bize akşamları kapalı olan bir parkı mutlaka gezmemiz gerektiğini söyledi. Döndüğümüzde yorulmuştuk yer yatağımıza yattık. Kuştüyü yastık ve yorganlarımızla keyifle uyuduk. Mehtapta bizi pencereden seyretti. Sabah kalktığımızda bize önerdiği saraya doğru yola çıktık. Kopenhagen’ e ismini veren/kuran kralın sarayına gittiğimizde bulunduğu yerin aslında bir köy olduğunu gördük. Her taraf yemyeşildi.

Saray, etrafı gölle çevrilmiş bir kalenin içinde yer alıyordu. Kış geldiği için restorasyon başlamıştı. Üç katlı olan şato tarzındaki saray muhteşemdi, içinde alt katta özel ve muhteşem bir kilisesi bile vardı.

Her katta yer alan ve sergilenen eşyalar sadece o döneme ait değildi, o dönemden son dönemlere kadar olan eşyalar, tarihi sıraya göre katlarda teşhir ediliyordu.

Hele en büyük salondaki şatafat ve sanat görülmeye değerdi. Küçük bir alanın kralındaki bu şatafat ve haşmetin bir kısmı, bizim 600 yıl dünyaya hükmetmiş gariban sultanlarımızın saraylarında yok.

Aklıma Topkapı sarayı geldi, o sarayın yanında kulübe gibi kalıyordu. Dolmabahçe sarayı bile onun yanında mütevazı ve sönük kalır. Hele bahçesi anlatmakla anlaşılmaz, o kadar büyük ve güzel.

En erken gelenlerden biriydik iyi ki de öyle yapmışız yarım saat sonra öğrenci grupları geldi, turist grubu geldi. Lise grubu olduğunu sandığım iki grup öğrenci vardı.

Bir grup sarayın bir salonunda yere oturmuş anlatan rehberi dinlerken diğer grup başka binada ayakta dinliyorlardı. Gezmemiz bitince ayrılmadan önce tuvalete girdik, kadın tuvaletinin önünde afrodit heykeli erkek tuvaletinin önünde de erkek tanrı heykeli olması hoş bir sürpriz oldu.

Müzede çanta ile gezilmediğinden emanet kasalarına koyduğumuz manto ve çantalarımızı alırken öğrencilerin çantalarını belirli bir yere yığdıkları dikkatimi çekti.

Saraydan çıkıp iki gün önce geldiğimiz ama camekân kırıldığı için kapalı olan akvaryuma doğru yola çıktık, ev sahibimiz bizi hayal kırıklığına uğrayacağımız konusunda uyarmıştı ama biz inatla gittik ve gerçekten küçücük bir yermiş, çocuklara balıkları tanıtmak amacıyla oluşturulmuş küçük bir akvaryumdu. Oradan şehir merkezine geldik ve ben Hans Christian Andersen müzesini görmek istedim. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu elimizdeki haritada da doğru dürüst göstermiyordu sadece var olan adrese göre bir saat aradık. Sonunda buldum, onun masallarını çok sevdiğim için.

Çok hoşuma gitti. Yanında Rekorlar kitabına giren “en” ler müzesi vardı. Hatta bizim dünyanın en uzunu olan “Sultan Kösen” inimizin heykeli vardı. 

Akşama yemeği ben pişireceğim için sarmalık lahana aradım bulduğumu aldım. Onlar da ıspanak alacaklardı. Ancak eve geldiğimde lahanaların zamkla yapıştırılmış gibi olduğunu ayırırken yırtıldıklarını görünce çok üzüldüm. Haşladığımda ise yumuşamadılar.

Ev sahibimiz geldiğimizde evde yoktu, ancak köpeği evde bulamayınca gelmiş ve gitmiş olduğunu anladık. Bizde elimizdekileri mutfağa koyup akşam gösterdikleri parka gittik.

Park demeye bin şahit gerek o kadar büyüktü ki yolumuzu kaybetmekten korktuk. Ancak parkın girişinde gördüğümüz uyarıyı aktarmadan geçmek olmaz: uyarı levhasında bir mangal resmi ve üzerinde kocaman kırmızı çapraz uyarı işareti ile altında “mangal yapmak yasaktır” yazısı yer alıyordu. Gülmekten kendimizi alamadık acaba bizimkiler için miydi yoksa İsveçliler için mi bilemedik.

Eve geldiğimizde oğlu geldi, köpeği o almış babasının motosikletle gezmeye gittiğini söyledi. Ben lahanayla uğraşırken geldi, aldığı ıspanakları getirdi.

Eşim ıspanağı pişirirken ben lahana ile cebelleştim. Sonunda çok sert, zor pişen lahana sarmalarımı yemeğe yetiştirdim. Yarısından fazlasını attığım için kalan içi domates doldurdum, yeterli domates olmayınca onlara tarif ettim, ertesi gün domates alıp doldurup pişirmiş ve yemişler. Umarım iyi olmuştur.  Evin hanımı dışarıda işi olduğunda biraz geç geldi. Birlikte bizi tren istasyonuna bıraktılar, havaalanına geldik ve uçağımıza binip memlekete döndük ve “yaşasın evim” dedik, inanın nereye giderseniz gidin insanın kendi evi gibi olmuyor.

Biz bir masal yaşadık darısı size…  01.12.2011  

 

Başa Dön

       

  

İSVİÇRE

Aylar öncesinden aldığımız ucuz Basel gidiş dönüş biletimiz bizi bu sefer 02 - 12 Ekim 2012 tarihleri arasında İsviçre’ye götürecek.

Basel havaalanının bir özelliği de üç ülkenin ortak havaalanı olması: Basel(İsviçre), Freiburg(Almanya) ve Mulhouse(Fransa); çok büyük olmamasına rağmen oldukça yoğun. Gidişimizi İstanbul-Basel olarak aldık, çünkü İzmir-Basel akşam geç vakitteydi.

Basel’e saat 13.30 gibi indik. Baktık ki pasaport kontrol kuyruğu ikiye ayrılıyor: biri Fransa diğeri İsviçre olmak üzere. Almanya’ya gidenler genellikle Fransa kapısından çıkıyormuş çünkü o kapıdan Almanya daha yakınmış. Kontrolü aşıp valizlerimizi(sırt çantalarımızı) aldıktan sonra Swiss Pass(ımızı) alabileceğimiz yeri arayıp bulduk.

Swiss Pass, eğer İsviçre’yi baştan sona dolaşmak istiyorsanız harika bir şey. Biraz pahalı ama oldukça rahatlık sağlıyor: ülke içindeki bütün trenler, otobüsler, tramvaylar, bazı gemiler-müzeler bununla bedava; dağ trenleri ve bazı gemiler ise indirimli.

Aslında çok ucuza seyahat ediliyor; örnek: havaalanından şehirdeki tren istasyonuna oradan da Lozan’a gitmek 130 küsur Frank iken eşim ve ben, bütün İsviçre’yi indirimli 8 günlük (iki dört günlük) Swiss Pass ile 455 Frank’a gezdik. Gece 00.00 da başlıyor ve saat 24.00 te bir gün sona eriyor. Kendi vatandaşları yıllık 3000 Frank ödeyerek alıyorlarmış, “bir anda o kadar para biraz pahalı geliyor ama yıl boyu rahat seyahat edince verdiğimiz para insana koymuyor” diyorlar.

Biletimizi alıp satış yapan hanıma da bir nazar boncuğu verdikten sonra otobüse yöneldik. On dakika aralıkla gelen otobüse binip çok uzak olmayan, güzel bir şehrin içinden gezerek ana tren istasyonuna geldik. Tren istasyonundaki ”tren danışma” bölümünden hangi trene binebileceğimizi sorduk ve her istasyonda o şehre gelen –giden trenlerin saatlerini gösteren 10x15 cm büyüklüğünde olan bir kitapçığı da aldık. Trene bir saat kadar zaman vardı istasyondaki yiyeceklere baktık pek iç açıcı gelmedi, gördüğümüz bir dönerciye yöneldik, Türk olduğundan torpil yaptı ve bize taze kesip verdi. Ancak Danimarka’da olduğu gibi nedense bize çok yağlı geldi. Dönerimizi yedikten sonra istasyonun çevresindeki MBT ayakkabıları satan mağazaya girdik, fiyatlar bizdekine yakındı. Güler yüzlü satıcı bayanla sohbet edip bilgi aldık, ona da bir mavi boncuk verdim, “biz bunun kem gözlerden koruduğuna inanıyoruz” dedim, o kadar genç bir bayandan beklemediğim bir samimiyet ve yumuşak sesle “insanın bir şeye inanması güzel, kötü olan inancın olmamasıdır” cevabını aldım. Ardından tren garına dönüp trenimizi bekledik, gelince de Lozan’a doğru yola çıktık.

Her iki tarafı yeşilliklerle, ara ara göllerle çevrili tren yolunda benim en hoşuma giden görüntü tipik İsviçre evleriydi. Genellikle iki katlı olan evlerin ilginç görünümlü çatı katları var. Her evin pencerelerinden ya da balkonlarından sarkan genellikle kırmızı renkli çiçekler insana sanki bir panonun içindeymiş hissini veriyordu.

Yeşil ve geniş otlaklarda yayılmış ineklerle seyrek de olsa gezinen atlar bu panonun tamamlayıcısı gibi duruyorlardı.

Lozan’da indiğimizde,  birkaç tramvay durağı olduğunu fark edince, gideceğimiz tramvayın hangi tarafta olduğunu önümüze çıkan bir gence sorduk.

Hemen bizim önümüze düştü hatta valizi de taşımak istedi ben teşekkür edip kendim taşıyabilirim dedim. Tren garının ön tarafındaki tramvay durağına getirdikten sonra,” param yok gideceğim yere gidemiyorum bana para verebilir misiniz?” deyince, daha bismillah demeden ilk İsviçreli dilenciyle karşılaşma şaşkınlığını yaşadık. Paramız bütün olduğu için veremedik , “üzgünüz” demekle yetindik.

Tramvaya bindik ve sonraki ilk durakta indik, aslında yürüme mesafesindeymiş. Derken ilk ev sahibimizin evini aramaya başladık. Tarif çok iyi yapıldığından elimizle koymuş gibi bulduk.

Şehrin merkezindeki beş katlı apartmanın giriş kapısına, caddeden merdivenle bir kat kadar inerek ulaştık. Aslında apartman yoldan dört kat aşağıdaydı, yani giriş kapısından aşağı doğru üç kat vardı, yolla alt kat arasındaki yokuş yemyeşildi, ağaç ve çiçeklerle çevrelenmişti. Apartman içinde bir kat aşağı indik.

Ev sahibimiz bayan bizi güler yüzle karşıladı ve evi gösterdi. Oldukça küçük ve sevimli bir oda bir salondan oluşan evin salon balkonu Leman gölüne ve onu çevreleyen dağlara(alplere) bakıyordu. Anlayacağınız manzara şahaneydi. Balkondaki büyük iki saksıya domates dikmişlerdi, üzerinde de bir sürü yeşil domates ve diğer saksılarda da çeşitli çiçekler vardı. Geçen sene yeşil domateslerden reçel bile yapmış.

Daha sonra mutfağa giren ev sahibimiz, ilk kez denediği bir tariften evde kesme makarna hamuru yoğurmaya başladı. O, hamurla cebelleşirken biz balkonda oturup manzaranın keyfini çıkarmaya başladık. İçecek ne ikram edebileceğini sorduğunda ben çay istedim, ağır metalden yapılmış bir demliğe, demlik poşeti atıp üzerini bezle örttü. Balkon keyfimiz çayla tamamlanmıştı.  Çok geçmeden evin beyi de geldi. Bize hoş geldiniz dedikten sonra peynir ikram etti. İnce tabaka halinde özel aletle kestiği peynir yumuşaktı ve keskin bir kokuya sahipti, güzeldi ama bizim ağız tadımıza pek uygun değildi.

Ardından hemen mutfağa geçti, o sebze pişirirken hanımda merdane ile açtığı hamuru birer santimetre kare olacak şekilde kesti, kaynayan suya attı. Haşlanan hamurları tavada pişirilen mantarlı sebzeli karışıma ilave ettiler. Değişik ve lezzetli bir yemek ortaya çıktı. Onlar şarapla biz de suyla yemeği tamamladık.

Yemekten sonra bulaşıkları ben yıkadım ve dolapta gördüğüm “beze” bizim ki ile aynı mı diye tatmak istedim, ev sahibi hemen dışarı çıktı. Biraz sonra elinde bir krema benzeri sosla geldi ve bezeyi onunla yememizi önerdi. Bezenin tadı bizdeki ile aynıydı, kremada güzel bir tat vermişti. Sohbet esnasında birçok konuya değindik. En ilginci: Ben Avrupa’da trafiğe çıkanların kurallara uyduğunu ve biz de uyulmadığını söylediğimde güldüler.

İsviçre’nin orta ve kuzeyinde yaşayan Alman kökenliler kurallara uyarken, Fransız kökenliler bizim gibi Akdeniz kanı taşıdığından olsa gerek İsviçre vatandaşı olsalar bile kanlarının gereği kuralları çiğnemeyi seviyorlarmış, on sene öncesine kadar. On sene önce çıkarılan yasayla kural çiğneyen (yaya yoldan geçerken durmadığında) hemen sürücü kursuna gönderiliyormuş (sürücü kurslarının oralarda oldukça pahalı olduğunu unutmayın). Eğer tekrar kural çiğnerlerse her seferinde ceza miktarı yükseltilerek üçüncüsünde ehliyeti alınıyormuş. Böylece o kantonda kural çiğnememeyi öğrenmişler.

Yine bu sohbet esnasında Fransızların dilleri konusunda ne kadar milliyetçi olduklarını öğrendik.  Almanların dil konusunda milliyetçi olduklarını bilirdim, şöyle ki teknolojik ya da tıbbi bir ürün ülkeye gireceği zaman Alman dil enstitüsü ya da buna benzer bir kuruluş bu ürünün Almancasını bulur ve ürün o isimle giriş yaparmış.

Fransa’ dada bu böyleymiş; İsviçre’nin Fransızca konuşan kantonlarında böyle bir zorunluluk yokmuş, ancak ürünle ilgili sözleşme yapılırken Fransızcasının kullanılması şart koşulurmuş.

Dil deyince aklıma geldi; SERVAS İsviçre kitapçığını gidebileceğimiz evleri bulmak için incelerken listedeki kişilerin en az 3-4 yabancı dil konuştukları dikkatimizi çekti.

Üç resmi dili olan bir ülke için normal diye kendimizi avutmaya çalışırken bir yerde de kıskançlığa kapıldık. Ev sahibimizle bu duygularımızı paylaştığımızda bize, “o kadar da değil, SERVAS üyesi insanların çoğu dünyaya açık kişiler olduğundan o kadar çok yabancı dil konuşuyorlar normalde vatandaşlar genellikle bulundukları Kantonun dilini konuşurlar” yanıtını aldık.

Sohbetin sonuna doğru, ertesi gün nerelere gidebileceğimizi sorduk. Gelmeden önce görebileceğimiz bazı yerleri saptamıştık ama ev sahipleri bazen daha iyi yönlendirebiliyorlar.  Salondaki kanepelerde yattık, sabah kalkıp yola düştük. Apartmanın karşı sokağında benzinci vardı fiyatlara şöyle bir baktık ve bizim paraya çevirince hemen hemen aynı fiyat olduğunu gördük ve İsviçre’de neden herkes trene biniyor belli oldu dedik. Tramvayla bir durak ötedeki tren garına doğru yürürken yol üstündeki bir dükkânda meşhur çok amaçlı İsviçre çakılarını gördük, fiyatları içerdiği çeşide göre fark ediyordu; ikiden otuza kadar çeşitli ürün(bıçak, tirbuşon, kürdan, makas, törpü,)içeren yüzlerce çeşit arasından seçmek hiç te kolay değil.

Beş dakikalık yürüyüş sonrası geldiğimiz garda turizm bürosuna uğrayıp sadece bir günümüz olduğunu nerelere gitmemizi önereceklerini sorduk. Güler yüzlü genç bir bayan bize hem anlattı hem de küçük bir harita verdi ben de mavi boncuk verdim teşekkür edip ayrıldık. Metroya bindik ve şehir merkezindeki durakta indik.

Asansörle bir kat yukarı çıktığımızda yaya kaldırımı ve araba yolu olan bir köprüye çıktığımızı fark ettik. Aşağıya bakınca metro treninin bu köprünün altına yapılmış olan paralel bir köprüden geçtiğini, daha altta bu köprülere dik açı oluşturan başka bir araba yolu olduğunu gördük. En az beş katlı apartman yüksekliğinde olan alt yol ile üst yol arasındaki mesafe çok iyi değerlendirilmişti.

Oradaki marketlere girdik ve akşama ne pişirebilirim araştırması yaptık. Migros, Manor ve COOP marketleri İsviçre’de oldukça yaygın, her şehirde var.

Çok katlı olanların üst katlarında genellikle self servis yiyecek içecek yerleri oluyor, mutlaka yiyebileceğiniz bir şey bulabiliyorsunuz.

Bizim Migroslarda da bulunan kırmızı sarı yeşil renkli kalın dolmalık biberlerin küçüklerini görünce dolma yapmaya karar verdim. Marketten çıkıp eski şehir(old town, merkez) yoluna saptık, aşağı doğru inerken üst sokaklarla alt sokaklar arasında yapılmış tünelvari kısa merdivenli geçişler çok hoşuma gitti bu şekilde arabalarla aynı yolu kullanmak zorunda kalmadan güvenli bir şekilde aşağı inilebiliyordu. Yol üstünde şehir müzesine girecektik ama saat 11.00 de açıldığından ve saatte henüz 10.00 bile olmadığından yola devam ettik.

Her sokakta çok çeşitli çeşmeler gördük, tüm İsviçre’de eski şehir kesimlerinde çok sayıda çok güzel yapılmış en az üç dört çeşmesi olan çeşmeler gördük.

Son gittiğimiz şehirde bunların içilebilir sular olduğunu öğrenince o zamana kadar içmemiş olmaktan dolayı üzüldük. İsviçre’de musluk suları içilebilir olduğundan şişe suları oldukça pahalıydı.

Şehir meydanına geldiğimizde(küçük ve sempatik bir meydan) ortada büyük bir heykelli çeşme, karşıda tepesinde ilginç heykelleri olan güzel bir bina (eskiden yönetim binasıymış), çevreleyen üç yol ve aşağı inen yollardan birinin sağında solunda kurulmuş Pazar vardı. Meğerse bugün Pazar kuruluyormuş. Çeşitli taze sebze ve meyveler vardı. Ama marketler daha ucuzdu. Bütün pazarı ve sokakları gezdikten sonra acıktığımızı fark ettik, müze yukarıda kaldığından oraya tekrar çıkmayı göze alamadık. Sağa sola yiyecek bir yer için baktık ama cesaret edemedik.Çok katlı bir market görünce üst katına çıktık ve orada bir şeyler aldık yedik.

Sonra gölde gezi için Ouchy denilen semte gittik. Binmek istediğimiz gemiyi kıl payı kaçırdık, bir daha ki sefer üçte olunca metroya binip sabah ki markete döndük, akşam için yemeklik malzemeleri aldık eve bıraktık ve ardından tekrar Ouchy’e geldik. Kalkan gemileri daha dikkatli inceleyince iyi ki diğer gemiyi kaçırmışız diye düşündük, çünkü iki gemi karşı kıyıdaki Fransız limanına gidiyormuş sadece gemiye binip dönmenin bir anlamı olmadığı için turizm bürosundaki kızın tarif ettiği gemiyi bulduk ve zamanında yakalayıp bindik.

Hep kendimize kızmayı marifet sayan bir toplum olduğumuzu bilirsiniz ama burada kendimize haksızlık ettiğimizi gördük. Zira gemiler hakkında doğru dürüst bilgi almak ne mümkün, kalktığı yeri bile zor bulduk. Hâlbuki gemiler hep aynı yerden kalkıyor oraya kocaman bir levhaya yazsalar sorun olmayacak.

Bir Japon turist kafilesi danışmaya sorduğu halde yanlışlıkla bizim bineceğimiz gemiyi bekleyip aynı saatte kalkan asıl binmek istedikleri gemiyi kaçırdılar. Ortalık birbirine girdi.

Bizim bindiğimiz gemi kıyıdan çeşitli duraklara uğrayarak karşıdaki Fransız limanına gidiyor oradan aynı şekilde geri dönüyormuş. Çok güzel bir manzara eşliğinde yola çıktık. 15 – 20 dakika sonra, üçüncü durakta indik. Küçük bir kıyı kasabasıymış ancak şimdi o kasabadaki evler(hatta ahırlar) restore edilmiş ve zenginlerin oturduğu bir yer olmuş. Dar sokaklarda ilerlerken birkaç markalı mal satan küçük dükkâna rast geldik. Küçük bir pastane görünce daldık, lüks müşteriye uygun döşenmiş bu küçük şirin pastanede birer tatlı yedik ve kahve içtik.

İnsanların sadece Fransızca konuştuğunu bizimle İngilizce anlaşabilecek bir garsonu zor bulduklarını görünce şaşırdık.

Biz de sanıyorduk ki herkes birkaç lisanı en azından anlaşabilecek düzeyde bilir. Pastane çıkışı kısa bir yürüyüş sonrası bineceğimiz otobüsün durağına geldik.

Otobüs belirtilen saatte geldi, güzel evleri ve yeşil manzarayı seyrede seyrede eve döndük. Yemeğin başına geçtim. Onlar gelene kadar dolmaları pişirdim.

Birlikte sofraya oturduk günü nasıl geçirdiğimizi konuştuk. Bulaşıkları yine ben yıkamak istedim ”bu sefer yemekler sendendi bulaşıklar da bizden” deyip mutfağa geçtiler.

Mutlaka söz etmem gereken bir husus: tüm sebze, meyve artıkları biriktiriliyordu, gübre yapmak üzere(gittiğimiz bütün evlerde de aynı şekilde) biriktiriliyordu.

Bir süre daha sohbetten sonra yattık. Sabah Banyomuzu yaptık, ben dün aldığım küçük ekmek ve peynirlerden sandviç hazırladım, kendime çay yaptım.

Ev sahibimiz bayan erkenden çıkmıştı, bey Cenevre’de çalıştığı için bize eşlik etmeyi yeğledi tabii ki bizim için bu harika oldu zamandan kazandık. Kendisi aslen Güney Amerika kökenli konuşkan sıcakkanlı bilgisayar mühendisiydi. Lozan’da oturuyor, Cenevre’de çalışıyordu, her gün 45 dakikalık tren yolculuğu onun için sorun değildi.

Yol boyunca yaptığımız sohbette İsviçre’de ev sahibi olmanın neredeyse imkânsız olduğunu öğrendik; çünkü evler çok pahalı ve banka kredi faizleri de çok yüksekmiş “ömür boyu ödesem yine bitiremem “dedi.

Cenevre’ye indiğimizde bize çok zenginlerin alış veriş yaptığı, dünyaca ünlü pahalı markaların mağazalarının yer aldığı sokağı ve diğer gezebileceğimiz yerleri gösterdi. Vedalaştıktan sonra nehrin diğer tarafındaki eski şehrin olduğu tarafa geçtik.

Cengiz yokuşları görünce sabah sabah beni yorma deyip orada bulduğu bir yere oturdu ben daracık sokaklarda yine çok güzel çeşmelere rastlayarak gezdim.

Tüm Avrupa’da olduğu gibi tarihi değeri olan eski şehirlerin en önemli mekânları kiliseler olduğundan burada da yolum bir kilisenin kapısına çıktı. Çok geniş bir meydan(dar sokaklara kıyaslanınca) bir tarafında kilise(Saint Peter’s katedrali) diğer tarafında meydanı çevreleyen evler vardı. Kiliseyi gezdim ve geri döndüm, çevrede insanı rahatsız edecek ne bir görüntü ne bir ses vardı, insana huzur veren bir mekân. Sokaklar arabalara kapalı, en küçük boşlukta küçük bir park vardı.

Motosiklet park yeri gördüm sanırım Cenevre’de bunlar tercih ediliyor. Cengiz’in yanına döndüğümde onun boş oturmayıp sandviçini yediğini görünce bende yedim.

Biraz daha sağa sola bakınıp geldiğimiz köprüye paralel arabaların da geçtiği diğer köprüden döndük, çünkü o köprüye yakın belirli saatlerde 50 - 60 metre yükseğe su fışkırtan fıskiyeyi görmek mümkündü.

Fıskiyenin öyküsüne gelince, şehrin su temin eden pompası ömrünü tamamlamış, yeni teknoloji kurulmuş; eldeki pompayı ne yapacaklarını düşünürken bu fikir akıllarına gelmiş ve nehrin gölle birleştiği yerde şehrin merkezine yakın her taraftan görülebilen bu fıskiyeyi yapmışlar.

Tren saati yaklaştığından hemen istasyona yöneldik. Trene binip Zürih’e doğru yine güzel manzara eşliğinde yol aldık. 2.5 saat sonra Zürih’e indik. Cengiz hemen Apple mağazası aramaya başladı, istasyonun önünde uzanan cadde alış veriş merkezi olduğundan çok zorlanmadan bulduk. Çok kalabalık olan bu iki katlı mağazada uzun zaman beklemek zorunda kaldık sorunumuzu halledemedik Zürih’i de gezemeden bir yerden muz aldık ve tren istasyonuna geri döndük.

Rothkreuz trenine bindik. Kısa bir seyahat sonrası hedefimize ulaştık. Hünenberg’ de yaşayan ev sahibimiz bizi karşılayacağını söylemişti ama biz saati tam vermediğimiz için kendi başımızın çaresine bakacak şekilde yola çıkmıştık. Sarı şemsiyeli bir adam dikkatimi çekti, kendi kendime “Allah Allah bu adam niye şemsiyesini yukarıda tutuyor “demiştim. Biraz sonra baktım önünüze gelip “merhaba” dedi, kendini tanıttı. Bizi almaya gelmiş çok mutlu olduk.

Sonradan e-postada ”sarı şemsiye taşıyacağını“ yazdığını hatırladım. Beş dakikalık otobüs yolculuğundan sonra Hünenberg’e geldik. Önceleri küçük bir köy iken son yıllarda nüfusu hızla artmış. Ama çok güzel bir ya da iki katlı evler ve bahçelerden oluşuyordu.  Düzenli temiz bir köydü, düzenli otobüs seferleri vardı.

Almanya’da ve gittiğimiz diğer ülkelerde köylerin şehirlerden farkı: küçük ve az nüfusa sahip olmaları, alış veriş olanakları, ekonomik hareketliliği ve sağlık hizmetleri kısıtlı ama yolları bakımlı, temizlik işleri düzenli.

Eve geldiğimizde, dıştan diğer evlere göre mütevazı iki katlı, bodrumu olan, güzel bahçeli bir yer olduğunu gördük. Evin girişindeki armut ağacı dikkat çekiyordu, ağacı budamış dalları duvara paralel gitmişti onları da eski televizyon antenleri gibi kat kat demir çubuklarla desteklemişti. İlk bakışta kesinlikle armut ağacı olduğunu düşünemezsiniz. Kapının diğer tarafında asma gibi uzayarak binayı kaplamış ve üzerinde kahverengileşmeye başlamış kivileri olan bir ağaç vardı. İçeri girdiğimizde daracık bir giriş bizi bekliyordu. Sol tarafta yazlık-kışlık terlik ve ayakkabıların yer aldığı ayakkabılık, sağ tarafta ise bir odaya açılan kapı vardı. Evsahibimiz, o odada kalabileceğimizi beğenmezsek yukarıda bürodaki yatakta yatabileceğimizi söyledi. Eski tip ahşap karyola güzeldi ama oda küçük ve soğuk göründü. Birkaç basamakla salona(oturma odası) ulaştık, yuvarlak yemek masası bahçeyi gören geniş pencerenin önündeydi, koltuk ve sandalyelerin olduğu yerin duvarı boydan boya camla kaplanmıştı ve bahçeye açılan kapıda buradaydı. Karşı duvarda resimler, TV ve köşede küçük bir şömine vardı.

Mutfak ve banyonun hizasındaki 15 - 20 basamaklı bir merdivenle yukarı çıktık, çalışma odasının bir tarafına yere konulmuş yatak daha hoşumuza gitti, eşyalarımızı oraya bıraktık ve aşağı indik.

Aslında tamirat nedeniyle(kalorifer döşetiyormuş) ev dağınık diye yazmıştı ama benim beklediğimden çok daha düzenliydi.  72 yaşında, emekli öğretmen olan bey bekârdı eşinden ayrılmıştı ve çocukları yoktu, “ama olmasını isterdim en azından torunlar olurdu ara sıra ziyaret ederlerdi” dedi. Biraz sohbetten sonra mutfağa geçtik, bize ekmek yapmıştı tek kelimeyle harikaydı, ben halen öyle bir ekmek yapamadım.

O sebze ile bireyler hazırlarken ben de yeşillikleri yıkayıp doğradım. Yemekten sonra ben bulaşığı yıkadım ve biraz hoşbeşten sonra yattık zira yorucu bir gün geçirmiştik.

Ertesi sabah kalktığımızda kahvaltımızın hazır olduğunu gördük bir şeyler yedik ve çıktık. Luzern’e doğru yola koyulduk. Aslında tatil dönemine denk gelmeseydi Luzern’de birilerini bulsaydık daha uzun gezecektik ama olmadı, buraya gelme nedenlerimizden biri de “Yapı ve ev yenileme fuarı”nı görmekti.

Fuar adresini yanlış almışım o nedenle uzak bir semte gittik trenden inince danışmaya sorduğumuzda burada böyle bir fuar yok şu adreste olabilir diye bizi yönlendirdiler. Tarif edilen yere gittiğimizde manzarayı görmenizi isterdim. Yerleşimin az olduğu açık bir alanda kurulmuş olan fuar binasının karşısında tablodan çıkmış gibi yemyeşil bir alan ve arkasında heybetli bir dağ “gel bana” diye çağırıyor.

Çağrıya tepkisiz kalıp fuara girdik. Ben hayal kırıklığına uğradım iki nedenle birincisi fuar daha ziyade bahçeli evlere hitap ediyordu dolayısıyla o evlerin yenilenmesine yönelik ürünler ağırlıktaydı: ısıtma, enerji tasarrufu, su sistemlerini yenileme gibi.

İkincisi ise bize hitap eden ürünlerde yeni bir şey yoktu bizim de yabancısı olmadığımız ürünler vardı.

Fuardan çıktık, şehir merkezine doğru yollandık. Diğer şehirler gibi şirin, tarihi yapılarla dolu güzel bir şehirdi.

Önce şehir merkezini ikiye bölen nehir üzerindeki meşhur ahşap Chapelle Köprüsüne yöneldik, köprünün girişinde gelinle damat resim çektiriyorlardı.

Demek ki her ülkede gelinlerin mutlaka resim çektirdikleri bir mekân oluyormuş…

Köprünün çatı kaplamasında sık aralıklarla resimler ve altında atasözü mü yoksa şiir mi olduğunu pek çözemediğim dörtlükler yer alıyordu. Köprü gelinle damadı saymazsak turist ablukasındaydı. Ablukayı aşıp karşı kıyıya geçtik ve şehir turlamaya başladık.

Girdiğimiz dar bir sokaktan geniş bir alana çıktık. Bu alanda tipik bir İsviçre evi vardı, kapitalizmin elinden kurtulamayan her şey gibi bu evde restore edilip restaurant olarak hizmet vermeye başlamıştı.

Karşısında yer alan bir dükkânda çakılara bakarken bir müze keşfettik, küçücük ama şehrin tarihine bir bakış sağlayan güzel bir müze. Ahşap işçiliğine bayıldım.

Her yerde Çinli (ya da Japon belki de Koreli) turistler vardı. Müzeden sonra ilerlerken Glaciers Bahçesi denilen bir yer karşımıza çıktı, Luzern buzullarının tarihini anlatan çok güzel bir müze yapmışlardı, alan bir zamanlar buzul olan dağın eteğine yapılmıştı.

Bahçenin girişinde, Fransız ordusundaki İsviçrelilerin 1792'de kılıçtan geçirilmesinin anmak için dağa oyulmuş Luzern Aslanı Anıtı bizi karşıladı. Herkes gibi bizde göletin etrafında diğer turistlerden fırsat bulup resim çektirdikten sonra buzul bahçesinin merdivenlerine tırmandık. Müzeyi gezdikten sonra sanırım çocuklar için yapılmış aynalı binaya girdik. Oldukça eğlenceli bir yerdi, değişik konulu birkaç aynalı odadan ibaret olan yapıda her taraf ayna olduğundan nereden giriliyor nereden çıkılıyor fark edemiyorsunuz.

Kaybolma hissinin yoğun yaşandığı bu yerden çıkınca evlerin duvarlarının neden aynayla kaplanmadığını daha iyi anlıyorum.

Gezintimiz bitince bir AVM bulduk oradan akşam pişireceğim yemek için malzeme aldık ve eve doğru yola koyulduk. Ev sahibimiz eve gelmişti bile. Ben hemen mutfağa girip bir şeyler pişirdim. Ev sahibimiz çok mutlu oldu. Bir süre sohbetten sonra yattık. Sabah kalkar kalkmaz valizleri toparladım. Kahvaltımızı yaptıktan sonra birlikte çıktık.

Sağ olsun ev sahibimiz biz trene rahat yetişelim diye bize ana istasyona gidecek trene kısa yoldan götürecek aktarmalara bindirdi. Gerçekten biz yalnız başımıza o trene yetişemezmişiz, gerçekte sorun olmazdı zira birkaç saat sonraki trene de binebilirdik ama kısa süreli seyahatlerde birkaç saat çok önemli.

Luzern istasyonuna indiğimizde Bern tren saatini kontrol ettik ve gölde gezinti yapmak üzere gemilerin bulunduğu yere valizlerimizle gittik.

Bize en uygun gezinti gemisine binerek iki saatlik yolculuğa başladık. Havanın güneşli olması gezimizin güzel geçmesini sağladı.

O güzel manzarayı doyasıya içimize işledik. Dağların görkemi, yeşil ve bu yeşilin içinde İsviçre evleri resmen tablo gibiydi.

Ruhumuz ve gözlerimiz dinlendi. Geri dönünce istasyona yöneldik, istasyonun önünde bir grup yere yayılmış genç dikkatimizi çekti.

Herhalde bir yere toplu yolculuk edecek olan gençler valizlerini bir tarafa bırakmışlar ve yerlerde oturuyorlardı, bizim gençlerimiz aklıma geldi, yere oturun denilse kıyameti koparırlardı herhalde…

Trenimizi bekledik ve gelince yola koyulduk. Uçak ve ardından yaşasın ülkem yaşasın evim.

 

Başa Dön

Anasayfaya Dön