Anılarım

Bir İnsan Niye Gezer

Gezdiğim Ülkeler

Almanya

SERVAS

Başka Ülke Hasreti Çekenlere 

 

  

ANILARIM

Bu sayfalarda başımdan geçenleri aklıma geldikçe sizlerle paylaşmayı düşündüm.

Paylaşmak istediğim anılarım gezdiğim yerlerle, sağlıkla, eğitimle bazen de yaşadığım bazı olaylarla ilgili şeyler olacaktır.

PAYLAŞMA NEDENİME GELİNCE:

Gezdiğim, gördüğüm, çalıştığım yerlerde yaşadığım olumlu ve olumsuz konuları size aktararak ülkemin gelişiminde neden bazı işler istendik şekilde gitmiyor, neden başka ülkelerde bazı şeyler bizden daha iyi?

Bunu kendi bakış açımla irdelemek istiyorum.

Anılarımı okurken, yazdığım konulardaki kişilere değil kişilerin davranışlarına dikkat etmenizi istiyorum.

Bazı meslek gruplarının yanlışlarını dile getirirken benim derdim o mesleklerin yetersizliğinin nedenlerini irdelemektir.

Hep o gözle okumanızı rica ediyorum.

Bir sepet yumurta aldıysanız, eve gidene kadar kimi çatlayabilir kimisi de kırılabilir.

Bu ne sizin beceriksiz olduğunuzu ne de satanın kötü niyetli olduğunu gösterir.

Sadece hem sizin hem de satanın öngörüsüz hareket ettiğinizi gösterir.

Çünkü öngörüsü olan bir insan "bu sepetle giderken kazara birisi sepete çarpsa sarsıntının etkisiyle yumurtalar birbirine çarparak, kırılabilir o nedenle bunları zedelenmeyecek şekilde önlem almalıyım" der.

Her meslekte işini sevmeyen, önemsemeyen, insanları sevmeyen, işini savsaklayan, her saniyesini paraya çevirmeye çalışan insanlar olduğu gibi tam tersi insanlarda vardır.

Ben mümkün olduğunca kötü örnekleri (bazen de doğru örnekleri) anlatmaya çalıştım, niyetim o yanlış davranışı fark edip çevrenizde onların önüne geçilmesini sağlamanız, yani içinizdeki çürük elmaları sepetten uzaklaştırmanız.

Çünkü her çürük çevresindekini de çürütür. Oysa temiz bir sepettekiler her zaman hem içindekileri korur hem de dışarıdan bakanı kendine cezbeder.
Keyif almanız dileğiyle. Sevgi ve saygılar...

 

 Başa Dön

 

 

BİR İNSAN NİYE GEZER?

 

Bu bir gezi yazısından öte bir çözümleme(analiz) yazısıdır. Beklentilerinizi ona göre ayarlayın.

Bir insan niye gezer? Son yıllarda gezdikçe kendi kendime sorduğum bir soru.

Benim gibi meraklı insanlar da bu soruyu sorduklarından eminim.

Meraklı olmam beni bazen yoruyor, çünkü her öğrendiğim şeyin sonunda ne kadar az şey bildiğimi fark edince her şeyi ve onların anlamını çözememek beni yılgınlığa sürüklüyor.

Bu nedenle gençlik yıllarımdan beri “keşke bir dağ köyünde kitabın, TV nin olmadığı bir yerde yaşasaydım o zaman bildiklerim sınırlı kalır ve ben daha mutlu olurdum” düşüncesine kapılmıştım.

Bunu bir defasında eşime söylediğimde bana ”sen o zaman bile bu dağların ardında ne var, göklerdeki yıldızların ötesinde ne var diye merak ederdin” deyince bir süreliğine durdum ve söylediklerini düşündüm.

Haklıydı, ben bu açlıkla doğmuştum ama bu açlığımı giderecek sürece ve doyuma halen ulaşamamıştım. Artık bu açlığımın getirdiği, huzursuzluğu etrafıma yansıtmaya başlamıştım.

Ben iyi – kötü, doğru – yanlış demeden her şeyi okuyup dünyayı anlamaya çalışırken bir düşünceyi okuyup ona tapanlarla karşılaştıkça mutsuzluğum artıyor ve “bakın yanlış besleniyorsunuz ben bu yaşıma kadar çok çeşitli lezzetler tattım halen beni doyuran muhteşem bir beslenme şekline rastlamadım” çığlığımı duyuramadığımdan insanlarla çatışıyordum.

Sonuçta belki de birçok kişi tarafından antipatik bir kişilik olarak tarif ediliyordum.

İlginçtir bu beni rahatsız etmiyor ama insanların hazineler içindeyken hazinelerin farkında olmayıp olan insanı dışlaması beni üzmeye başlamıştı.

Olsun bildiğim bir şey var, ben onlardan daha mutluyum.

Baştaki soruya geri dönerek, niye geziyorum diye kendi kendime sorarak başlıyorum ve herkesin kendi sorusunu kendine sormasını umuyorum.

Ortaokulda bir hocamız “önce çevreni sonra evreni tanıyın ki çevrenizdeki güzellikleri kıyaslayabilesiniz” demişti.

Bazen bir kelimenin gücünün ne kadar büyük olduğunu tahmin bile edemezsiniz.

Bu kelime beynime öyle bir kazınmış ki merak dürtümün katsayısını artırmıştı.

Gittiğim yerlerde tarihi özelliklere pek dalmadan insanların yaşayış ve davranışına odaklanıyordum.

Lisedeki harika sosyoloji hocamızın sayesinde bu odaklanmam hiç de zor olmuyordu.

Öğrendiğim hiçbir şeyi başkalarına anlatmak, göstermek kaygısıyla öğrenmedim sadece kendi merakımı gidermek amacıyla inceledim.

Yıllar içinde bunun farkını anladım, ben incelerken öğrenirken içselleştiriyordum, o benim bir parçam haline geliyordu.

Başkalarına anlatmak için öğrendiğim şeyler ise içselleştirilmeden gelip gidiyordu.

Bu farkındalık benim mesleğime de yansıdı bir şeyi öğretmek için anlatmam gerektiğinde herkes gibi öncelikle ezberlemek zorunda kalıyordum sonra o anlattıklarımı hayatımdaki diğer anlatı ve bilgilerle birleştirince artık ezber devreden çıkıyor konu gerçekliğine kavuşuyordu.

Gariptir ki bir bilgiye ihtiyacım olduğunda artık o benim karşıma bir şekilde çıkıyordu, belki hemen değil ama bir şekilde çıkıyor ve benim anlattığım bilgiye can veriyordu. Öğrenmek bu nedenle bana keyif veriyordu.

Gezilerimde çoğunlukla tanıdık arkadaş ortamlarında olduğumdan onların yaşamının içindeydim. Birlikte oturup kalkıyor, iş yapıyor ve geziyorduk. Aileden biri gibi davrandığım için onlarda bana bu rahatlığı bahşediyorlardı belki bir misafir ağırlamaktansa kendilerinden birini ağırlamak onlarında hoşuna gidiyordu.

Bu şekilde bazı arkadaşlarımın annelerinin beni yıllar sonra bile “kızım” diye içten gelen bir sesle kucaklamalarını mutlulukla hatırlarım.

Yöresel yemeklerin lezzetini bu şekilde öğrendim, insanların ne kadar sevecen ve dost olduklarını yine bu yolla öğrendim.

Bu aynı zamanda hep özlemini duyduğum aile ortamını tekrar tekrar yaşamak için bulduğum bir yol muydu?

Bilinçaltım beni bu şekilde huzura kavuşturmayı mı hedefliyordu? Hangisi olursa olsun, ben böyle bir gezintiye bayılıyordum.

İnsan sevgim artıyor, kötülük görsem bile insanların kötü olmadığını belirli koşulların kötü davranmaya ittiğini düşünüyordum.

Ben de insanları zaman zaman üzmüyor muydum?

Oysa en son istediğim şey birilerini üzmektir. Ama olmuyordu bir şekilde insanları üzüyordum, sonrasında günlerce kendim de üzülüyordum.

Çok kez “Allah’ım ne olur beni insanlara kötü söz söylemekten alıkoy” diye yalvarmışımdır.

Demek ki ben bile insanları üzüyorsam hiçbir art ve kötü niyetim olmamasına rağmen demek ki başka insanlarda bunu yapıyorlardı.

Bir şeyleri sevmenin ve bir şeylerden nefret etmenin hiç de zor olmadığını keşfettikçe kendime ve çevreme saygım, sevgim arttı.

Bu gözle çevreye bakınca kötü insan olmadığı kötü davranışlar olduğu bilinciyle daha huzurlu yaşadığımı gördüm.

 

NİYE GEZERİZ?

Yaşa ve yıllara göre bu farklılık gösterir, tabii olanaklar önemli rol oynar.

Gençken eğlence içerikli geziler ön plandadır. Hem gezip yeni yerler görmek hem de eğlenmek gibi. O nedenle iş hayatına başladığımda tatillerde denizlere açılan turlara katılırdım. Deniz kenarlarındaki pansiyon, otel ya da motellerde kalınan, her gün farklı mekânda olunan(aslında dinlendirmekten ziyade yoran);  acele kahvaltı, deniz, eşyaları otobüse tıkıp akşama yemeğini yedikten sonra farklı mekânda uyunan turlar. Gece diskolarda danslarla zaten az uyunan bu yolculuklar hayatıma ayrı renk katmıştır.

Yıllar geçip yorgunluğun artık istenmediği dönemlerde bir ya da iki haftalık kamp veya tatil dönemlerinde tembellik yapıp deniz, yemek, yatmak bazı geceler eğlence mekânlarında olmak yetmeye başlamıştı.

Bu arada yine arkadaş ve eş dost memleketlerine ziyaretlerim oluyordu. İtiraf edeyim ki bu ziyaretler aklıma geldikçe içimde hep bir sevgi ve özlem hissederken, turlarla gittiğim yerleri ve kişileri hatırlamakta zorlanıyorum.

Yukarıda yaş ve yıllara olanakları eklemiştim. Olanaklar derken herkesin aklına maddi olanakların geldiğinden çok emin olduğum için açıklamak istiyorum. 

Elbette ekonomik güç özellikle büyük şehirlerde yaşıyorsanız olmazsa olmaz önemdedir.

Ancak gezmek için illa maddi olanak şart değil. Bulunduğunuz şehirde yürüyerek bile çok şeyler keşfedip farklı deneyimler yaşayabilirsiniz.

Bir anımdan bahsetmek istiyorum. İşyerim yürüme mesafesinde, bu nedenle yürüyerek gidip geliyorum. Bir gün evden çıktım, giderken yanı başımdaki spor alanındaki ağaçlardan kuş sesleri duyduğumda irkildim.

Ben bu yolu birkaç yıldır kullanıyorum, o güne kadar kuş seslerini hiç duymamıştım.

İçim burkuldu ben neyin peşindeydim ki yıllardır buradan geçerken doğanın bu muhteşem müziğine kulak vermemiştim.

Hayat beni bu kadar mı doğadan koparmıştı?

O günkü üzüntümü anlatamam, sonraki günler o kuş cıvıltılarını hissederek gitmeye başlamıştım ne büyük huzur ve mutluluk veriyordu…

Ben yıllarca bunu ıskalamıştım. Ne için?

Ne para gerekiyordu ne de bir emek, orada duruyordu sadece benim fark etmemi bekliyordu. Gördüğünüz gibi keşif için paraya ihtiyacımız yok.

Zaten keşifleri incelerseniz ihtiyaç sahipleri tarafından bulunduğunu, parası pulu ve keyfi yerinde olanların keşifle pek ilgisinin bulunmadığını siz de keşfedebilirsiniz.

Emekli olduktan sonra Uluslararası barışa katkı amacıyla kurulmuş bir misafircilik örgütüyle tanıştım. Yurtdışına gitmeme gerek kalmadan yurtdışı ayağıma gelmeye başladı.

İki gün kalan ve dünyanın çeşitli ülkelerinden hatta adını hiç duymadığım, haritada fark etmekte zorlandığım ülkelerden, adını hiç duymadığım mesleklerden insanlarla tanıştım.

Bizim ülkemizin mezesi olan Humus yapmayı bir Kanadalıdan öğrendim, elmalı turtayı ise başka misafirlerimden.

Öyle güzel bilgi alışverişleri yaptık ki hiçbirini okumakla elde edemezsiniz.

Hayatlarını farklı sandığımız oysa aynen bizim gibi olan, bizim gibi yaşayan insanlar olduklarını bizden ne iyi ne de daha kötü olduklarını yaşayarak öğrendim.

Bir şeyleri bilmek okumak yetmiyormuş yaşamak farklıymış.

Şöyle ki ateşin yaktığını biliriz, ama ateş bizi yaktığında ne demek istendiğini daha iyi anlarız.

İşte barışa katkıda bu oluyor.

Karşılıklı olarak sadece farklı addettiğimiz ülkelerde yaşadığımızı ama bizim gibi insanlar olduklarını; onlarında kaygıları, üzüntüleri, sevinçleri, çocukları, aileleri, ekmek parası için kavgaları olduğunu kavramaya başlıyoruz.

Birkaç yıldır bizde aynı yolla başka ülkelere gidip misafir olduk.

Yurt dışına, özellikle de Avrupa’ya gidildiğinde birçok şeyin aynılaştığına şahit oluyorsunuz.

Aynı yapılar, aynı sokaklar, müzelerde aynı yapı ve resimler. Bu monotonluk keyif kaçırmaya yetiyor.

Oysa biz gittiğimiz o ülkelerde bir turist olarak göremeyeceğimiz farklılıkları yaşama şansına sahip olduk, aynı ülkede farklı insanların olduğuna şahit olduk.

Dinlerin duyguların yaşamların farklılığını içlerine girerek yaşadık.

Bunun ne kadar güzel bir deneyim olduğunu yaşamadan anlamanız mümkün değil.

Transandantal Meditasyonun kurucusu Maharishi ‘nin anlatımı çok hoşuma gider: “bir portakalı ne kadar tarif ederseniz edin onu tatmayan ne olduğunu bilemez sadece bildiğini sanır”.    

Aslında bu yazıya ne diye başlamıştım.

İnsan niye gezer?

Ben niye gezdiğimi anlatabildim mi bilmiyorum. Ben kendimi anlatamadıysam başkalarınınkini nasıl anlatabilirim?

En iyisi siz içinize bir yolculuk yapıp niye gezdiğinizi keşfedin belki bana da yazarsınız, ben de bilgilenir, açlık hissimi geçirdiği için keyiflenirim.

İyi gezmeler.

Unutmayın “önce çevren sonra evren” hatta daha da iyisi önce iç dünyan.

Küçük bir öneri: Gittiğiniz ülkeleri gerçekten tanımak istiyorsanız size dayatılan(film, reklam, tur şirketi tarafından) yerleri değil, yerel müzeleri (bizde etnografi deniliyor) gezin. Tramvaya, otobüse/metroya binin son duraklara kadar gidin. Onların gittiği alışveriş merkezlerine gidin.

 

  Başa Dön

 

 

ÜLKEM VE GEZDİĞİM ÜLKELERDEN İZLENİMLER

 

Bu anıları aklıma geldiği sırayla yazacağım.

Gezdiğim birçok ülkeden hoşuma gidenler oldu ama Türkiye’den başka bir yerde yaşayabilme ihtimalimin olmadığını fark ettim.

Türkiye, acısıyla tatlısıyla farklı bir ülke.

Bu kadar küçük bir coğrafyadaki farklılıklar dünyanın herhalde hiçbir yerinde yoktur.

Dünyanın en zengin bitki örtüsü, kuş çeşidi, meyve - sebze çeşidi bizde; aynı anda dört mevsimi yaşıyoruz.

Bunların birçoğu belki de çok önemli değil, bizi biz yapan ve dünyadaki diğer ülkelerden ayıran şey, bu ülkeyi yaşanır kılan şey bana göre bizim duygusal yapımız ve dünyada bir eşi bulunmayan insanımız.

Her yerde iyi insan bulabilirsiniz ama bizim Anadolu’da yaşayan insanımızın candan davranışını bulamazsınız.

Türkiye’nin birçok yerini gördüm.

Kiminde yaşadım kiminde de yaşayanlarla bir arada bir süre birlikte bulunma şansına sahip oldum.

O nedenle insanımızı aşağı yukarı iyi tanıyorum.

Bir Anadolu insanı örneği: Annemin arkadaşı beni ne zaman görse bir “yaaavrıım” der ve öyle bir kucaklar ki içimin titrediğini hissederim.

Kendi çocukları-torunları olmasına rağmen bu içten seslenişinde kendimi onun gerçek kızı gibi hissederim.

Onu her hatırladığımda içimde bir sıcaklık dolaşır, yüzümde gülümseme belirir.

Bunu artık büyük şehirlerde yaşayamazsınız, ama şehirler biraz küçülmeye başlayınca bu insanların çokluğu sizi şaşırtabilir.

Doğal, yapmacıksızdırlar. İçtendirler, menfaat beklemezler. Tek bekledikleri onları bayramlarda arayıp hatırlarını sormanızdır.

İşte ben bu insanlar nedeniyle bu ülkeyi hiç terk edemedim…

Gittiğim her ülkeyi didik didik araştırdım, acaba burada yaşayabilir miyim diye.

Çünkü her ne hikmetse yetiştiğim dönemde ülkemizin, tarihimizin, dilimizin ve insanımızın hep küçümsendiğini hatırlıyorum (ailemin dışındaki çevrede: okul, gazete, filmler vs, hala devam ediyor).

Başka ülkeler çok mükemmel gösterilirdi. Bu duygu içime işlemiş galiba, her gittiğim ülkeyi Türkiye ile kıyasladım. Ülkeye her dönüşümde mutluluktan uçtum, hep toprağımı öpme isteğim oldu.

Çocukken Almanya’da geçirdiğim dönemler çok güzel olduğu için Almanya’da yaşamayı istemişimdir. Ama elime fırsat geçip de orada çalışmaya başladığımda 20 ay zor dayandım. O 20 ayın her iki-üç ayında birkaç günlüğüne de olsa İzmir’e gelmeme rağmen zor dayandım.

Gittiğim ülkelerin bazıları gerçekten güzeldi, özellikle sosyoekonomik açıdan yaşayabileceğim ülkenin Kanada, param ve fırsatım olduğunda her fırsatta gideceğim ülkenin ise Hindistan olduğuna karar kıldım; ancak Kanada’nın soğuğu beni hiç cezbetmedi.

Birde atalarımızın Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’ya gelirken geçtikleri ve izlerini bıraktıkları ülkelerle, Çin, Japonya gibi ülkeleri gezmek isterdim. Çünkü görmediğim ama okuduklarım ve belgesellerde izlediklerim kadarıyla bu ülkelerdeki kültür beni büyülüyor.

Batının tekdüzeliği Asya ülkelerinde yok. Hindistan, Tayland, Hong Kong, Singapur gibi gördüğüm ülkelerde herşey rengârenk.

Bahreyn havaalanında gördüğüm insan ve renk çeşitliliğini ne Almanya, Amerika, Kanada havaalanlarında ne de Hindistan havaalanında gördüm. Onlardaki çeşitliliği görünce Türkiye’deki havaalanlarında ne kadar tekdüze renkler olduğunu düşünüyorsunuz.

Asya’daki renk cümbüşü görülmeye değer. Asya’nın ve Hindistan’ın tadına varmak için önce Avrupa’nın çok renkli olmayan ciddi ortamlarını görmenizi öneririm.

Avrupa’da iki ülkeye ve birkaç şehre gittikten sonra gideceğiniz diğer şehirlerin bir bakarsınız ki birbirinden pek farkı yok; güzelliğin, temizliğin ve düzenin hemen hemen her yerde hâkim olduğunu fark edersiniz.

Oysa doğudaki ülkelerde her şey iç içe, her an bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Benim önerim: önce ülkemizi gezin.

Ortaokuldayken bir öğretmenimin sözü kulağımdan hiç gitmez: “önce çevreni sonra evreni tanı”. 

Eğer ülkenizi, tarihinizi ve kültürünüzü tanımıyorsanız boşuna başka ülkelerde zaman kaybetmeyin.

Çünkü bizim zengin hazinemizden bir kepçe nasiplenmeden giderseniz oralar sizi yanlış büyüler.

Bir örnek vereyim. Almanya’da Münih’te bir sarayı gezmeye gitmiştim. Gezdim, tam çıkarken baktım bir Türkiye’den bir tur grubu sarayın içine giriyor. Birkaç kişi daha girer girmez “ay harika” demez mi? Ben de gezdim ama bazı porselen eşya ve kral ailesinin kızakları dışında harika diyebileceğim bir şey göremedim. Ve şu sonuca vardım: bu kişiler belli ki Türkiye’de hiç gezmemişler. Çünkü Topkapı sarayını, Dolmabahçe sarayını ve Etnografya müzelerini gezmiş birileri buraya ancak “güzelmiş” diyebilirdi, harika demezdi.

Kendi kültürümüzden bu kadar habersiz kişileri görmek beni çok üzüyor.

Avrupa’da heykel ve resim gerçekten çok güzel, hayatın bir parçası haline gelmiş. O güzel eserler bizde yok, binaları ve kiliseleri gezerken büyüleniyorsunuz. İslam dininin etkisiyle bizde heykel ve resim onlara kıyasla yok denecek kadar az. Ama taş ve tahta işçiliği; minyatür ve hat sanatları çok gelişmiştir. İstanbul’daki eski taş binaların üzerindeki taş işlemelerine dikkat ederseniz büyülenirsiniz.

Bizdeki işçiliğin zarafetini ancak doğu ülkelerinde görürsünüz, seyretmesi doyumsuzdur. Hem batıda hem de doğuda güzellikler çok. Geçiş hattındaki ülkemizde biz hepsini harmanlamışız ve çok özel bir güzellik yaratmışız. O nedenle Türkiye’yi gezmeden, kültürünüzü tanımadan dışarı gitmeyin. Bunu yaptığınızda nereye giderseniz gidin ülkemizden daha güzel ve yaşanası bir ülke olmadığını hayretle göreceksiniz.

Her türlü sıkıntıya rağmen bu ülke bir cennet. Ve biz dünyanın en mirasyedi toplumuyuz, rahatımızdan hiç feragat etmiyoruz, tembeliz, sıkıntıyı sevmiyoruz. Ama dünyanın en iyi insanlarına sahip bir toplumuz. Ben bu ülkeyi çok seviyorum. Sevmeyenleri anlayamıyorum.

Bugün (31 Mayıs 2008), TRT nin marketinden satın aldığım, “Dünyaya Doğan Güneş” belgeselinin bir kısmını izledim; geçmişimize ne kadar yabancı kaldığımızı, bize öğretilmediğini üzülerek gördüm.

Bugün hayranlıkla içine düşülen batı biliminin kökenlerinin bir kısmının bizim atalarımızdan alıntı olduğunu siz de öğrenseniz ne yapardınız?

İbn Sina’nın eserlerini alıp AVİ CENNA adı ile kendilerine mal etmek, onun kitabının bir kısmının Aristonun kitabı diye tanıtılması bende acı bir burukluk yarattı.

Memlûkler devrinde 8000 yataklı hastane ve tıp fakültesinin olduğunu, estetik amaçlı da olsa katarakt ameliyatlarının yapıldığını, cebir ve trigonometrinin Mezopotamya kaynaklı olduğunu öğrendiğinizde neler hissedeceğinizi bilmek isterseniz, 3 DVD den oluşan ve Goethe Üniversitesi (Almanya) İslam Tarihi Enstitüsü müdürü Prof. Dr. Fuat Sezgin’in çalışmalarıyla hazırlanmış bu belgeseli alıp izlemenizi öneririm. 

Bu topraklara ve onun üstünde yaşamış geçmişimize daha çok hayran olacağınıza eminim.

 

 Başa Dön

 

ALMANYA

Çocukluğumun dört yılının, daha sonra da çalışma hayatımın iki yıla yakın bir zamanının geçtiği bu ülkeyi seviyorum. 

Politikacıları ve onların politikaları dünyanın her yerinde aynı olduğu için bir ülkenin insanlarından söz ederken politikacılarının haricinde diye bir parantez açıyorum.

Almanları çoğunlukla olumsuz tanıtırlar. Oysa ben onlarla iç içe yaşadım ve onların kötülüğünü görmedim. Belki bunda benim Almanca bilmem ve onların kafasındaki Türk tipine uymamam bir etken olmuş olabilir.

Bunun benim açımdan faydası, beni yabancı gibi görmediklerinden dolayı onları daha iyi tanıma olanağı buldum.

Yaşlıları, teknolojinin ve sanayinin getirdiği farklılıklardan pek mutlu değillerdi. Çünkü kalabalık ailelerden çekirdek aileye doğru gerçekleşen hızlı gelişimi halen kabullenememişlerdi. Çünkü yalnız kalmışlardı. Çocukları telefonla arıyorlardı, kutsal günlerde ziyaret ediyor saygıda kusur etmiyorlardı. Ama o kalabalık aileleri yoktu. Herkes kendi evinde ve işindeydi, yaşlılar ya huzur evinde ya da kendi evlerinde çoğunlukla yalnız yaşıyorlardı.

Bizdeki gibi kahve içmeye çat kapı gidilen komşulukları olmadığından konuşma ihtiyacını (benim rast geldiklerim) otobüs duraklarında gideriyorlardı.

Yine bizde yurtdışına adımını atmamış ama yabancı ülkeleri çok iyi bilen vatandaşlarımızın sandığının aksine Almanya’da emeklilerin çoğu çok düşük maaş almaktadır. Bu nedenle emekli olan Almanlar (orada ben bildim bileli erkeklerde 65, kadınlarda 60 yaşında emekli olunuyor) ek iş yapıyorlar, bunlardan biri de hayvan gezdirme. Onu da bir gün yürüyüş yaparken rast geldiğim yaşlı hanımla sohbet ederken öğrendim.

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde insanlar birbirine çok saygılı. İnsana garip gelebilir nasıl herkes böyle saygılı olabiliyorlar diye.  Tamamen yetişme tarzından kaynaklanıyor.

Ortalama bir Alman ailesinde çocuklar daha küçükken sorumluluk almaya yönlendiriliyorlar; Amerikalı ve Kanadalı ailelerinde aynı yöntemi kullandıklarına şahit oldum. Hepsi aynı mı? Elbette ki hayır her zaman ve her toplumda uçlarda olan istisnalar vardır. Ben ortalamadan bahsediyorum.

Almanya’da bir metroda/otobüste/trende seyahat ederken küçük çocukların anne-babalarının yanında sessiz oturduklarını görürsünüz.

Sokakta çocuk sesi duyamazsınız. Almanya’da bir ara sokaktaki çocuk seslerini özlediğimi hatırlıyorum. Bazen şehirleri bana üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi geliyordu, burada insan yaşamıyor mu tek yaşayan ben miyim diye merak ediyordum.

Türkiye’deki ve Almanya’daki anne babalar arasında çok önemli bir fark var.

Bizde evlilik evcilik oynamak, çocukta bu evcilikte oynanabilecek oyuncak bebek zannediliyor. 

Oysa onlarda evlilik birlikte yaşamaktır. Biraz daha açarsam, bizde kızın ve erkeğin ailesi ön plandadır. Doğdukları andan evlendikleri ana kadar anneler her işlerini yapar(hatta son zamanlarda evlendikten sonra da). Evlilikle ilgili her işi aileler halleder, Evlenecekler sadece alınacakları beğenirler. Evlenince kadın erkekten erkekte kadından iş yapmasını bekler; oysa ikisi de çoğunlukla iş yapmasını bilmezler, ya dışarıda yiyip içip evi temizletip sorunlarını çözerler ya da üç gün sonra boşanırlar. Diyelim ikisi de biraz iş yapıp evliliği kurtardı, sıra gelir bebeğe çünkü evcilikte oyuncak bebek olmazsa olmaz. Bebekleri olur. Bebeği süslü giydirip gezdirmek birinci hedeftir. Oyuncakları her şeyden önemlidir. En pahalı doktorlarla, en pahalı giyeceklerle, en pahalı oyuncaklarla bebek büyütülmeye çalışılır.

Bebeğin bir insan olduğu insanın gelişim aşamalarının belirli kuralları olduğu hatırlanmaz. Yürütülmez arabada gezdirilir, parkta oynatılmaz elbisesi kirlenir. Oysa bu faaliyetler fiziksel ve ruhsal gelişim için çok gereklidir.

Almanya’da evlilik genellikle karşılıklı alınan karardır ve aileler sadece gençlerin istediği yönde yardımcı olurlar. Aileden maddi destek beklenmez, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılarlar. Çocuk onlar için önemlidir. Bebeğe ayıracakları vakitleri, ekonomik koşulları önceden planlarlar. Çocuklarını, kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlayacak şekilde yetiştirirler. Çünkü O geleceğin yetişkinidir. İki ya da üç yaşındaki çocuk ayakkabısını bağlayabilir (becerip becerememesi önemli değil ama yapması teşvik edilir) bir yaşındaki çocuk mamasını döke saça da olsa kendi yer bir süre sonra dökmeden yemeyi öğrenir. Beş-altı yaşında ufak tefek işlerde yardımcı olması teşvik edilir. Çocuklar saat dokuzdan sonra yatarlar (bizde ise gece yarısına kadar oturur bir de TV yi kumanda eder).

Onlarda çocuklar aileyi değil aile çocukları yönlendirir; çünkü onlara göre geleceğin yetişkinine anne baba yol göstermek zorundadır; onu topluma ve toplum kurallarına hazırlamak ailenin görevidir.  (31 Mayıs 2008)

 

 Başa Dön

 

 

SERVAS

 

SERVAS (www.servas.org  ya da www.servasturkiye.org )

BM (Birleşmiş Milletler) tarafından da tanınan uluslararası, insanların birbirlerini tanıyarak barışa katkı sağlamaları amacıyla kurulmuş bir örgüttür.

Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar iki günlük yatılı misafir oluyorlar. Ücret ödeme söz konusu değil. Misafir oldukları insanların nasıl yaşadıklarını, yeme-içme alışkanlıklarını yakından tanıma imkânı oluyor. Turist olarak gelip otellerde kaldıklarında bunları öğrenmeleri mümkün değil.

İşte bizde bu örgütün neredeyse beş yıldır üyesiyiz, yaptığımız ev sahipliği bir yerde gönüllü turizm elçiliğine dönüştü.

Nedeni, eşimde ben de emekliyiz, vaktimiz çok olduğu için normalde yemek vermek gerekmiyorken biz kahvaltımızı ve diğer öğünlerimizi paylaşıyoruz.

Bugüne kadar gelenler en çok kahvaltı masamızın resmini çektiler. Çünkü Türkiye dışındaki ülkelerde bizim gibi kahvaltı faslı yok.  Bizim soframızda öyle ahım-şahım şeyler yok, et yemediğimizden salam-sosis-sucuk vs hiç olmaz. Yazsa bol domates, biber, hıyar, roka, peynir çeşitleri, zeytin; kış ise domates yerine değişik reçeller olur.

Saydığım bu besinlerin bulunduğu Fransa’dan gelen öğrenci çift giderken, biz de artık Türk usulü kahvaltı yapacağız, demişlerdi. Ancak en garibime giden, İspanya’dan gelen misafirimizin sofrada gördüğü zeytinlere şaşırmasıydı. Belki biliyorsunuzdur, İspanya’da zeytin ağaçları önemli gelir kaynağıdır. Onlar zeytini sadece salatalara tek tük koyarlarmış bizim gibi kahvaltıda yemezlermiş.

Velhasıl, SERVAS sayesinde dünyanın birçok ülkesinden 50 ye yakın misafirimiz oldu.

Dünya bizim ayağımıza geldiği için oturduğumuz yerden o ülkeler hakkında bilgi alabiliyorduk. Bazıları kendi yemeklerinden pişirerek bize farklı tatları tattırıyorlardı.

Her gelen misafirle yaralarım depreşti. Çünkü her gelenin elinde koca bir kitap, sayfaları didik didik edilmiş, işaretlerle doldurulmuş, nerede ne var, tarihi ve siyasi özellikler nelerdir okumuşlar ve ona göre geziyorlar.

Kendini aydın sanan ya da kültürlü sanan birçok vatandaşımız Türkiye hakkında onların bildiklerinin birazını bile bilmiyorlar.

Hele İstanbul ve İzmir’de yetişen gençlerimizin birçoğu oturdukları şehri bile tanımıyorlar; sadece oturdukları ve popüler olan semtlerle tatil yörelerini biliyorlar.

Gelen insanları sakın bedava kalacak yer arayan insanlar olarak düşünmeyin. Bize gelenlerin çoğu ekonomik olarak orta ve üst gelir grubundan olup rahatlıkla iyi otellerde kalabilecek mali güce sahiptiler.

İçlerinde birçok profesör, hekim, mühendis, ressam, dilbilimci hatta bir de eski tarım bakanı vardı. Onlar sadece bizim ülkemizi tanımak istiyorlardı hele birçoğunun sahip olduğu önyargıları bilseniz şaşardınız. Ama hepsi de çok iyi, sevgi dolu insanlardı.

Bu insanlardan bazıları hakkında bilgi vermek istiyorum.

Türkiye’ye birkaç kez gelmiş Avustralya’lı bir çift hamamları merak etmişlerdi. Geçen sefer geldiklerinde turun götürdüğü hamamda kadın erkek beraber yıkanmışlar. “Sizin hamamlarınızda kadın erkek beraber mi yıkanıyorsunuz?” diye sordular. Ben de böyle bir geleneğimiz olmadığını isterse hamama götürebileceğimi söyledim. Eşim kocasını erkek hamamına, ben de hanımı kadınlar için ayrılmış hamama götürdüm.  Birlikte yıkandık; çok mutlu oldular. 

Tesadüf bu ya ertesi hafta Amerikalı iki hanım gelmişti onlar da hamamı merak ediyorlardı. Aldım onları da hamama götürdüm. Onlar hamamdayken bende geçen seferden tanıştığım hamamcı hanımla sohbete koyuldum. Misafirlerimizi merak etmişti ona bilgi verirken kulak misafiri olan, eşinin hekim kendisinin de öğretmen olduğunu söyleyen bir hanım SERVAS ile ilgilenmeye başladı.

Ancak işin içinde para olmadığını bana para vermediklerini sadece kendi masraflarını karşıladıklarını öğrenince çok şaşırdı ve “neden almıyorsunuz ki, onlar bizden zenginler” dedi.

Ne yazık ki ülkemizdeki birçok insan turistlerin çok zengin ülkelerden geldiğini yani çok zengin olduklarını sanıyor.

Evet, içlerinde maddi durumu oldukça iyi olanlar var ama bizden zengin değiller. Biz de onlar gibi yaşasak onların birkaç misli fazla gezerdik. Ancak bizim yetişme tarzımız, kültürümüz ve hayata bakışımız çok farklı.

Onlar evlenirken hiç kullanmayacakları eşyaları almazlar, onların misafir odası kavramı yoktur, her odaya bir TV almazlar.

Sade yaşarlar; bir TV, bir yatak, bir buzdolabı, oturacakları koltuk, ikisine yetecek bir oda bir salon evlerde yaşarlar.

Alış verişe çıktıklarında bir kuruşlarının peşine düşerler (bizde kaç kişi bir ya da beş kuruşum kaldı verin diye tutturur?). O kuruşlarını aylar öncesinden biriktirerek planlarını yaparak ülke ülke gezerler. Yeterince gezdiklerini düşündüklerinde ise oturup çoluk çocuğa karışırlar; ya da çoluk çocuk sonrası hep birlikte gezerler.

Onlar söz yüzüğü, nişan yüzüğü, nikâh yüzüğü ve merasimlerini bilmezler bir yüzükle çoğunlukla da kilise nikâhı ve sonrası eğlenceyle evlenirler.  Elbette bu söylediklerimin dışında olan insanlar oralarda da var, ancak ben uçlardan değil ortalama vatandaşlardan bahsediyorum.   

Yurtdışından gelenlerden duyduğum ve beni en çok üzen bu kişilerin Türkiye’nin resmi dillerinden birinin İngilizce olup olmadığını sormalarıdır. Hele bir Amerikalı hanım “Aman ne güzel hiç yabancılık çekmiyorum tıpkı Amerika’daymışım gibi her şey İngilizce” demez mi?

Konuşmasını bilmeyenlerin her yere İngilizce isim verme,  tabela asma merakı nedeniyle muhatap olduğumuz durum beni hep üzdü.

Yine çok zengin bir müzik kültürüne sahip olmamıza rağmen yine yabancı parçalar çalarak onlara kendini beğendirmeye çalışanların sayesinde gelen birkaç misafirimin sorusu: “sizin kendinize ait müziğiniz yok mu? Gittiğimiz yerlerde ve otobüslerde hiç Türkçe müzik çalmadılar.” Kendilerine evimdeki müzikleri dinlettiğimde Neyden ve bazı müziklerden çok hoşlandılar, gidip CD aldık.

İnsanlar bu ülkeyi ve kültürünü tanımak istiyorlar ama bizdeki kendi kültürünü tanımayan, yabancı hayranı, kendini onlara kanıtlamak istercesine onların müziklerini ve dillerini kullanmaya çalışanlar sayesinde küçük düşmek beni inanın çok yaralıyor. 

Bir Alman ve Fransız her yerde İngilizce görünce çok bozuluyor, İngilizce konuşanlar ise etiketler-tabelalar-listeler kendi dillerinde ama konuştuklarını anlayıp ona cevap verecek insanların olmamasına çok kızıyorlar.

Oysa kendi dilimize saygı gösterip sahip çıksak onlar zaten dünyayı sözlükle dolaşıyorlar bizde de sözlükle anlaşma yolunu bulurlar.

Bu misafirler sayesinde birçok ülke hakkında güncel bilgilere sahip olmanın dışında bizde olmayan değişik meslekler ve yaşam tarzlarını öğrenmiş olduk. Fırsatım olduğunda onları da sizlerle paylaşmak istiyorum.  30 Kasım 2008

 

 

 Başa Dön

 

 

BAŞKA ÜLKE HASRETİ ÇEKENLERE BİR ALINTI

(2016, Aralık ayının son haftasında bana e-posta yoluyla gelen bir alıntıyı sizinle paylaşmak istiyorum)

 

Herkeste bir gitme arzusu. Dolar uçuşa geçmiş, sınırımızda savaş, içeride terör belası, biliyorum...

Ama nereye gideceksin ki zaten?

Memleketin içinde debeleneceksen, git.

Şehirden sıkıldıysan, trafikteki kornalar ruhunda çalıyorsa, asansördeki selamsız adam yüzüne bön bön bakıyorsa, damızlık bir tip omuz atıp geçiyorsa sokakta, masandaki dosyalar çalıştığın plazanın maketi gibi yükseliyorsa önünde, yürüyen bantta gibi hissediyorsan hayatta kendini; git. Küçük bir kasabaya git, yerleş. Küçül, kalabalıktan uzaklaş, ruhunu temizle. Ama sıkılırsan, gel. 

 

Artık Amerika’yı falan unut bir kere. Bu seçimden sonra oraya gidip anca beyaz Amerikalıların çimlerini biçersin.

Amerikalılar Kanada’ya kapağı atmak için başvuru sitelerini çökertiyorlar yoğunluktan, senin orada ne işin var? 

Meksikalılar, Kübalılar, El Salvadorlular, Porto Rikolular işgal etmiş zaten memleketi.

İngilizcen yetmez, İspanyolcayı ana dil yapman lazım. Hintliler, Çinliler neredeyse bir Avrupa ülkesi kadar kalabalıklar.

Sen işini gücünü bırakacaksın da, Amerika’ya yerleşeceksin cıbıl cıbıl. Kendine Türk arkadaş arayacaksın.

Sonra sorgulayacaksın kendini, bu arkadaşımla Türkiye’de olsak arkadaşlık eder miyim?


Almanya’ya da gitme mesela. Büyük şişersin. Saat dokuz dedin mi sokakta adam bulamazsın. Oranın düzeni bizim insanı ruh hastası yapar.

Karınca gibi planlı, düzenli, analitik olamazsın sen. İllaki kaytarmak isteyeceksin, bir kısa yol bulmaya çalışacaksın hayatta. Almanya’da yemez bunlar.

Burada Almancı, Almanya’da yabancı olacaksın. Kapını bir kez çalmayacak hiç bir Alman komşun. Anca fazlaca gürültü yaparsan ‘Polizei’ gelecek kapına, ona dert anlatacaksın.

Uzak yerlere gitme. Avusturalya misal. Ya da dünyanın en yaşanılası yeri falan diye Yeni Zelanda’yı hedefleme. Arkanda kimse bırakmadın mı?

Birine bir şey olsa, dönüp gelemezsin. Dünyanın bir ucu dedikleri yer oralar işte. Çok medeniymiş, çok mutluymuş insanlar. Evet öyle.

Ama sen onlardan değilsin ki? Yanında kafanı da alıp götürdüğün için, Sydney’de bir kafede mutlu mutlu oturup ilkokul arkadaşın Samet’in Facebook sayfasına bakacaksın.

Çok soğuk yerlere de gitme. Herkesin medeniyet rüyası Kanada’ya sakın gitme mesela.

Tam on bir yıl orada kalıp dönen arkadaşıma ‘neden döndün oğlum, manyak mısın?’ deyince, on bir yılını şöyle özetlediydi: ‘çok soğuk oğlum!’
Soğuk yere alışamazsın sen. Bizim bünyeler güneş ister.

Bazen günün ortasında felekten bir saat çalıp, güneşin alnında malak gibi duralamak ister bizim bedenler. Bir de çay oldu mu yanında.

Hele bir de senin gibi işsiz güçsüz bir dost, ömre bedel... 

Kapının önündeki 3 ton karı küremezsin sen Kanada’da. Ellerin plaza eli, bedenin Akdeniz bedeni. Birine yaptırayım desen, Türkiye’deki Genel Müdür maaşını isterler. Sinirlenip kürek takımı alırsın, iki kürer, sonra bakakalırsın.

Çok medeni, mekanik Avrupa’da bir yer seçme Almanya dışında da. Irkçılık almış başını gidiyor.

Birinci sınıf vatandaş olamayacağın bir memlekette nasıl huzur bulacaksın? Kara kafalar diyorlar bizim gibilere İskandinav dostlar, bilir misin?
- Ben çipil sarışınım arkadaş, kendimi aryan ırk arasına yediririm,
- Gider orada bir Türk mahallesine yerleşirim, Brüksel’de Burdurlular Kahvehanesinde takılırım,
- Biz zaten İtalyan’a benziyoruz milletçe, aralarına karıştım mı kimse anlamaz, gibilerinden bir diyeceğin varsa sen bilirsin.

Ama gittiğin yerde hep yabancı kalacaksın, unutma. Türk kahvesinde bir Euro’ya içtiğin ince belli çay bile hasret kokacak.


İngiltere’yi hiç düşünme. Çünkü İngiltere deyince Londra’yı düşlüyorsun biliyorum. Gofret kolisinden hallice bir apartman dairesine, Türkiye’deki yıllık maaşının yarısını vereceksin bir ayda.

O da Londra’nın merkezinde falan değil ha, trene binip şehre gideceğin mesafede. Hesabını baştan yap.

Londra’nın merkezinde oturman için ya bir prensle evleneceksin, ya da Chelsea’de top oynayacaksın. İkisi için de geç değil dersen, bilemem.

Bence para biriktireceğine antrenmanlara başla, daha büyük bir olasılık var. Sürekli yağan yağmurunu, hep kapalı havasını saymıyorum. Bizi bozar.

Sütlü çayını içer, içinden bir Ege türküsü söylersin. 

Londra dışını hiç düşünme sakın. Adanın diğer bölgelerinde misal bir pub’a girsen gece yanlışlıkla, kırmızı burunlu holigan abilerin bakışlarından öyle tırsarsın ki, bırak İngiltere’de kalmayı, Çorum Sungurlu’daki halanın evine yerleşmeyi tercih edersin. 

Sayacak yer de çok, her birine takacağım kulp da. 

Aslında demek istediğim şu: Gitmeyin güzel insanlar, biz kardeşiz. Gittiniz mi birbirimizi özleriz. Yılda bir gelinen tatille falan da geçmez hasretimiz.

 

 Başa Dön 

Anasayfaya Dön