“BİR MİLLETİ YOK EDECEKSEN ÖNCE DİLİNİ YOK ET”

 

“… Bir ülkenin yönetimini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu.

Çünkü dil kusurlu ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez.

Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler gereği gibi yapılamaz.

Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kural ve kültür bozulur.

Âdet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar.

Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez.

İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir !.. “

Çinli Filozof KONFÜÇYÜS

 

  

Yapılan araştırmalara ve bazı felsefecilere göre konuştuğumuz dille yaşama şeklimiz arasında çok ciddi bağ var.

Hâlihazırda Türkiye’deki yaşantımıza baktığımızda koas olduğunu görebiliriz.

Aynen konuştuğumuz dil gibi…

Birbirimiz anlayamıyoruz kaş derken göz oluyor.

Dilimize yabancı kelimeleri doldurdukça bu durum daha da vahimleşiyor.

Çünkü kulaktan duyma bu kelimelere herkes kendi algısına göre anlam veriyor dolayısıyla aynı kelime birine övgü gibi gelirken diğerine küfür gibi etki yapıyor.

Ve toplum aynı kelimelere farklı anlam yüklediği için birbirini anlamayan bireylerden oluşmaya başlıyor.

Bireyler anlaşamadığı için toplumda huzursuzluk gittikçe artıyor.

Bir örnek vermek istiyorum; bir gün sürücü kursunda ilkyardım dersinde merak ettim ve “şok” ne demektir diye sorma gafletinde bulundum. Aldığım cevaplar karşısında şaştım, birbirine benzemeyen hatta zıttı olan şeyler söylediler. Oysa oradaki “şok” kanamalara bağlı vücutta ortaya çıkan ani değişikliklerden ibaret bir kelimeydi.  

Yine ülkemizde yıllardır (benim çocukluğumdan beri süregelen) çalkantılara neden olan laiklik, demokrasi gibi kelimelere bakın, herkes kendine göre bir kavram geliştirmiş ve onun dışındakini yalan/yanlış kabul ediyor.

Zahmet edip araştırıp anlamını anlamaya çalışmıyor.

 

BİLİM GELİŞEMİYOR.

Çünkü insan anadilinde düşünür, anlar, merak eder ve araştırır.

Oysa o kadar çok yabancı kelime kullanılıyor ki insanlar konuyu bile anlayamıyor, özellikle öğrenciler sınava kadar ezberleyip sonra unutuyor.

Neden?

ARAŞTIRMALARA GÖRE:

İnsan beyni bir bilgisayar gibi çalışır (ya da tam tersi bilgisayar insan beyninin çalışma düzenine göre tasarlanmıştır).

Diyelim bilgisayarda çalışıyorsunuz aklınıza bir konu geliyor hemen bir dosya açıyorsunuz, sonra başka bir dosya ve bir bakıyorsunuz ki ekran dosyalarla dolmuş…

Sonra o dosyalardan birine ulaşmak istediğinizde o kadar dosya içinden bulamıyorsunuz.

Yani o kadar harcadığınız emek boşa gidiyor.

Oysa o dosyaları belirli konulara göre sınıflayıp klasör açıp o klasörlere yerleştirseniz hatta gerekirse o klasörleri de ana başlıklarına göre başka klasörlerde sınıflarsanız bilgiye kolay ulaşmanızı sağlamaz mı?

Elbette ki evet, bu sayede ekranınızda Çıfıt çarşısına dönmez.

 

BUNUN BİLGİ EDİNME İLE ALAKASI NEDİR?

Öğrendiğimiz her şey, uzun vadeli hafızaya yüklenirken, bir önceki öğrenilenle bağlantılı olan bilgiye bağlanır.

Eğer böyle bir bağlantı bulamazsa bilgi ya kısa vadeli hafızadan silinir ya da aynen bilgisayar ekranında olduğu gibi ortada bırakılır.

Saatlerce emek harcayıp öğrendiğiniz/sağladığınız bu bilgiye ihtiyaç duyduğunuzda bir de bakacaksınız aklınızda hiçbir şey yok/ya da kalmamış.

Bunun sıkıntısını en çok yabancı dil öğrenirken çekiyoruz: öğrendiklerimizi anadilimizdeki karşılıkları ile birleştirmiyoruz.

Sadece ezberliyoruz.

Oysa “one” dediğimizde zihnimizde “bir” olduğunu canlandırdığımızda “one” kelimesi “bir” kelimesine bağlanacaktır.

Size “one” dendiğinde onun “1” olduğunu hemen hatırlayacaksınız.

Ne yazık ki başta öğretmenlerimiz olmak üzere bu konuda çaba harcanmadığı için sıfıra yakın noktadayız.

Sadece yabancı dilde değil dersler içinde aynısı geçerli.

Yine örnekle anlatmaya çalışayım: en nefret ettiğim ders geometri idi neden biliyor musunuz?

“Hipotez” ve “teorem” ezberlemekten; benim ezberim ne yazık ki hep zayıf oldu.

Oysa “hipotez” yerine “varsayım/ düşünülüyor ki” kelimesi kullanılsaydı benim için bu sorun ortadan kalkardı çünkü ben varsayımlara bayılan bir insanım. Daha bir merakla konuya sarılır onu anlamaya çalışırdım. Hipotenüs benim için kâbus olmazdı, ama ben bugün “dik açının karşısındaki kenarın uzunluğunun karesi, iki kenarının karesinin toplamına eşittir” olduğunu halen biliyorum çünkü bu benim anladığım dilde.

 

Kimya ve fizik derslerindeki yabancı kelimeler içselleştirilemediği için ne yazık ki bu çok değerli ve günlük hayatımızı kolaylaştıracak bilgiler heba ediliyor öğrencilerin belki de onu öğretmeye çalışan öğretmenlerin(o müfredata bağlı kalmak zorunda olduklarından) kâbusu oluyor.

 

Kendi öğrencilerimden örnek vermek istiyorum.

Biz güya aktif eğitim uyguluyorduk. Kanada’dan aldığımız müfredat aktif eğitim müfredatıydı.

Ancak şunu fark ettim eğer öğretici aktif eğitimin ne olduğunu bilmiyorsa ne yazık ki bütün emek boşuna uğraşmış.(Anılarım bölümünde aktif eğitimle ilgili konuya bakabilirsiniz).

Ben bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü ben çocukluğumda Almanya’da bu sistemle okumuştum, 1960 larda Almanya’da eğitim bu şekilde veriliyordu. O nedenle Almanlar daha üretici/araştırmacı/meraklı/çalışkan. Bizden daha zeki bir toplum oldukları için değil!   

Eğitimde biz önce anlatıyor sonra tiyatro oynar gibi uygulama yapıp sonra öğrencilere ödev veriyorduk.

Onlar da kendileri ödevleriyle ilgili hikâye oluşturuyor bunu yazıyor, anlatıyor ve uygulama yapıyorlardı.

Bir grubun konusu “hipovolemik şok” tu. Çok güzel görsellerle anlattılar, şokun hafif-orta-ağır dönemlerini ayrıntılarıyla dile getirdiler. Oluşturdukları hikâyeyi canlandırmaya geldiğinde ağır şoktaki hastaya hafif şok tanısı koydular!

Heyecandandır diyemezsiniz, çünkü ödevler en az 10-15 gün önce verilmişti ve bize verdikleri yazılı hikâyede belirtiler ağır şok tedavi hafif şok tedavisiydi.

BUNUN ANLAMI:

ŞOK Türkçe bir kavram değil, herkes kendince bir anlam yüklediği için şokla ilgili bilgileri anlamlandıramıyorlar dolayısıyla kavrayamıyorlar ve ezberliyorlar; bilgi/ezber beyinde havada kaldığından o kadar emek, çaba boşa gidiyor.

 

Ve ne yazık ki gözlemlediğim kadarıyla sağlık ve eğitim alanları(diğer alanlarla ilgili gözlemlerim yargıya varacak kadar yeterli değil) Türkçeyi en çok yok eden bozan alanlardır.

Özellikle sağlık alanında yapılan çalışmalar kimse tarafından içselleştirilemiyor çünkü kullanılan dil ne Türkçe ne de İngilizce, Türkçe olanlarsa o kadar anlamsız uydurma kelimelerle ifade ediliyor ki kimse anlayamıyor komik gelecek ama yazan bile anlamıyor.

Mesela “aydınlanmış onam” size ne ifade ediyor???

Türkçesi bana göre: “bilgilendirilmiş kabullenme” dir; ambulansla gidilen hastaya(ya da hastanede) kendisine yapılan açıklamalar doğrultusunda verilen belgeyi “anladım- kabul ediyorum” diyerek imzalaması olayıdır. Yurtdışına göre eksik işlem söz konusu olsa da iyi bir gelişme olan bu uygulamanın adı nedeniyle kimse tarafından anlaşılamadığı için kuru bir evrak olarak işlem görüyor.

Hasta yine ne olduğunu anlamıyor sağlık elemanı da işimi yaptım havasında sürüp gidiyor. Buna da şükür çünkü benim çalıştığım yıllarda hastaya kemiğin senin etin benim anlayışıyla yaklaşılıyordu, hasta kendisine ne yapılacağını bilmeden(hoş hekimde bilmiyordu) “tüm tedaviyi kabul ediyorum” kâğıdı imzalatılıyordu.

Böylece hekim ve hastane özgürce istediğini yapıyordu.

Hastanın hakları mı? Pardon “o nedir?” Hasta insan mı? O bir hasta ve benim oyuncağım istediğimi yaparım anlayışı hâkimdi, en azından bu anlayış ortadan kalktı.

Hasta “benim neyim var ne yapacaksınız?” diye kazara sorma gafletinde bulunuyorsa aldığı cevap “doktor mu olacaksın ne yapacaksın biz gereğini yapıyoruz merak etme” idi.

Hekimleri bu konuda suçlarken lütfen insaflı olalım.

Çünkü Türkçe eğitim verilmiyor(bir de buna İngilizce tıp fakülteleri eklendi), hekim kullandığı terimlerin Türkçe karşılığını bilmiyor, tıbbi terim yutturmacasıyla hava atarken acınacak durumunu fark etmiyor.

Dolayısıyla hastaya anlayacağı dilde açıklamayı bilemeyen insan neyi nasıl açıklayacak?

Almanya’ya gittiğimde tıbbi terim safsatasına ben de inanıyordum ve kendimce nasıl olsa zorluk çekmem diyordum. Oysa çalışmaya (üniversite hastanesinde) başladığımda bütün terimlerin Almanca(halkın kullandığı terimlerin) kullanıldığını gördüm.

Çünkü hasta hakları çok önemliydi, hasta kendisine açıklananı anlamazsa tedaviyi reddediyordu, tedaviyi reddetmesi o üniversite hastanesi için kabul edilemez bir olaydır. “Git istediğin yerde tedavi ol” onların sözlüğünde yer almadığından hasta anlayana kadar açıklama yapmak zorunda kalıyorlardı ve bu açıklama aynen kâğıda geçiriliyor ve hasta ancak o zaman imzalıyor.

Ve o açıklamaların dışında bir şey olursa hasta hakkını arıyor.   

Eğitimde doktora dersi aldığımda da konu tercümeleri ile kitap tercümelerinin çoğunun korkunç tercümeler olduğunu görmek içimi acıtmıştı.

Hiç unutmam bir doçentin kitabında yazanları anlamak için kitabın İngilizcesini bulup ne demek istendiğini anlamaya çalışmıştım, bir de İngilizce sınavdan çok yüksek puan almış bir asistanın tercümesini anlamak için İngilizcesinden okumuştum.

Neden TÜRKÇE dememin nedenini umarım anlatabilmişimdir.

 

 

TOPLUMSAL YAŞAMIMIZA BAKARSAK:

Günümüz Türkiye’sinde dikkat edin tek kelime İngilizce konuşamayan ama bu ezikliğini, anlamını bilmediği yabancı kelimeler kullanarak gidermeye çalışır.

Sonrada içine ettiği tuvaleti sırtına giyer ve bunda hiçbir sakınca görmez, böylece kendini çağdaş/modern/aydın zanneder.

En son delirdiğim nokta “hıyar” oldu. Câaanım hıyar son yıllarda nasıl olduysa hem de çok çabuk “salatalık” oluverdi.

Bilgisayarda ise ”argo ya da kaba sözcük” olarak sınıflandı.

Bir düşünelim “salatalık” deyince aklınıza ilk gelen nedir?

Benim aklıma salata yapmak için kullanılan malzemeler geliyor.

Peki, hıyar salata yapmak için kullanılan malzemelerden biri değil midir?

Şimdi hıyar ile salata malzemelerini nasıl ayırt edecek siniz?

İşte size tüm dil yapınızı, düşünme sürecinizi alt üst eden bir yapı.

Size fark ettirmeden sizi dilden uzaklaştırıyorlar sizi size yabancı kılıyorlar!  

 

NEDEN ACABA?

Dilimiz yavaş yavaş değişirken sıra meyve ve sebzelere mi gelmişti?

Zaten güzelim AHUDUDU çoktaaan Frambuaz oluvermişti, hanımlar kırıta sırıta dudaklarını büzerek çok çağdaş olup “fraambuuğaz” diyerek tatlı ısmarlıyorlardı.

Ne de olsa “hela” dendiğinde çook ayıp olurken tuvalet dendiğinde ise çağdaş/modern olunuyordu.

Popo deyince güzel kıç deyince “aaa çook ayıp” oluyor.

Demek ki TÜRKÇE KULLANIRSAN “ÇOOOK AYIIP” ama anlamını bilmesen de her naneye YABANCI KELİME KULLANIRSAN ÇOK KİBAR/ÇAĞDAŞ oluyorsun.

Tuvaletin hem içine edilip hem sırtına giyilmesi bu insanları rahatsız etmiyor ama ben çıldırıyorum.

Ayrıca her şey “servis” edilir oldu, çorbadan ayakkabıya, ambalajdan kargoya.

Ne var canım bunda, evrensel dil kullanıyoruz!

İyi de bir Alman, Japon, Fransız, Arap evrensel dili kendi dili yapmıyor.

Peki, biz neden yapıyoruz, bunda bir sakatlık yok mu?

Olmaz olur mu?

Aldığınız bir elektronik malın yakın zamana (5 -10 yıl öncesine) kadar kullanım kılavuzunda Arapça, Çince, Fransızca ve Almancası oluyor Türkçesi olmuyordu.

Ama ne gam biz zaten okuma özürlü olduğumuz için kılavuz yerine aleti körleme öğreniyoruz, çünkü ağzımızı büzerek söylediğimiz kelimelerin anlamını merak etmediğimiz gibi kelimenin geldiği dili de öğrenmeyi beceremiyoruz.

Zaten öğrenemeyiz de, çünkü kendi diline hâkim olamayan yabancı dili de öğrenemez!     

 

YABANCI DİLİ NEDEN ÖĞRENEMİYORUZ?

1. Çünkü yabancı dili, Türk olana Türkçe dersi öğretir gibi öğretmeye çalışıyoruz.

Yani İngiliz’in kendi vatandaşına İngilizce dersi verdiği gibi vermeye çalışıyoruz.

 

2. Ezberletiyoruz.

Dikkat ettim ilkokulda çocuklar anlamlarını bilmeden ezberledikleri kelimelerden nefret ediyorlar en iyi yaptıkları ve öğrendikleri 10 a kadar saymak çünkü ne yaptıklarını anlıyorlar.

Ondan sonrası onların dikkatini çekmiyor.

Bu Ortaöğretimde de aynı üniversitede de. 

Hazırlık okumuş (önceden ailesinin zoruyla özel hocadan yabancı dil dersi alanlar ve meraklı olanlar hariç) başardı notu almış olanlara ders dışı çok basit sorulardan oluşan sınav yapın nasıl döküleceklerini görebilirsiniz.

Lisans, Lisansüstü ve Doktoradaki İngilizce eğitimleri bazı okul ve bölümler hariç tek kelimeyle rezalet.

Ders Türkçe işleniyor sınav İngilizce yapılıyor, elbette sorular ya önceden veriliyor ya da ödev evde yapılıyor (kopyala yapıştır yöntemiyle).

 

3. Okumuyoruz.

Okumayınca ne Türkçeye hâkim olunabiliyor ne de yabancı dil öğrenilebiliyor.

 

BÜTÜN BUNLARI NEDEN YAZDIM?

Ülkemiz kaybetmemek için, ne demek istediğimi başa koyduğum Konfüçyüs’ün sözlerini bir daha okuyarak anlayabilirsiniz.

Ülkemiz, daha doğrusu Anadolu, zenginliklerle dolu olduğu için (petrol olmasa da, yok edilmeye çalışılan tarım ve hayvancılığa rağmen), kıtalararasında/enerji yollarının kavşağında olduğu için, dini kurtarıcı olarak görenleri ellerinde tutmak isteyen Hristiyan ve Yahudilerin Kudüs hayallerine ulaşılan yol üzerinde olduğu için hep ele geçirilmek istenmiştir.

Binlerce yıl öncesi farklı amaçlar söz konusuyken bugün bunlar ön planda.

Anadolu toprakları hep savaş alanı olmuştur ve bu topraklarda yaşayanlar hep sıkıntı çekmiştir, medeniyetler kurulup yıkılmıştır.

Biz Türkler bu topraklara yerleşmeye çalıştığımızdan beri de bu hep devam etmiştir.

Ancak çağlarda anlayışlar değişiyor ve insanlar topraklarını farklı anlayışlarla koruyor.

TC kurulduğunda Çanakkale ve birinci dünya savaşında daha doğrusu kurtuluş savaşımızda okumuş yazmış bilim adamları öldüğü için tüm ülke yakılıp yıkıldığı için yeniden kıt kaynaklarla inşa edilmeye çalışılmıştır.

Dışardan bilim adamları çağrılmıştır. Atatürk birçok yabancı eseri Türkçeye çevirtmiştir.

Ancak bir şeyi unutmayın çevirisi yapılan kitaplar bizi yıkmaya çalışan ülkelerden gelen insanların yazdığı kitaplardı, yani biz tarihimiz onların yazdığı şekilde yanlı ve olumsuz öğrendik.

Mesela “Barbaros Hayrettin Paşa”, Barbaros => kızıl sakallı diye tanıtıldı ve biz bunu yıllarca yuttuk.

Barbar ne demektir?

Açın sözlüğe bakın ve içselleştirin.

Sonra kızıl sakal anlamına gelmediğini kafanıza zihninize kazıyın ve bir soru sorun?

Bizim büyük savaşlar kazanmış bir denizcilik bakanı nasıl oluyor da “barbar” oluyor?

Eğer tarihi yenilen insanlar yazıyorsa olur!!!

Biz böylece kendimizden utanan nefret eden bir ülke olduk, peki bu doğru mu, bu ülke ve bu halk bunu hak ediyor mu?

Asla! Koskoca imparatorluk kurmuş bir toplum bunu hak etmiyor(İngiltere batmayan imparatorluk olarak kutsanırken, hayranlıkla anılırken onların tuzaklarıyla yıkılan bir imparatorluğun kötülenmesi sizce ne kadar doğru???

 

AB ve ABD de hep ülkemizi oyuncakları gibi görmüşlerdir, hatta Churchill “Türkiye batacak gibi olursa destekleyin, güçlenmeye başlarsa köstekleyin; ölmesi ve güçlenmesi bizim işimize yaramaz” demiş.

Son yıllarda olanlar bizim güçlenme yolunda hızla ilerlediğimiz gösteriyor.

Ancak onlar başka bir koldan bizi halen ele geçirmeye devam ediyorlar: dilimizi ele geçirerek.

Atatürk sonrası ne yazık ki Türkçe öldürülme sürecine girmiştir.

Önce tercümeler yapılmak yerine, kitaplar kendi dillerinde öğretime sunulmuştur, sonra terimlerin karşılıklarını olduğu halde kullanmayıp halk arasında hiç kullanılmayan uyduruk öztürkçe denilen kelimeler türetilmiştir.

Oysa öztürkçeyi bilmek isterseniz Azeri TV lere bakın, ben orada kulağıma çalınan kelimelerin bazılarını çocukluğumdan biliyorum.

Onlar unutturulmaya çalışılırken kimsenin anlamadığı kelimeler uydurulmuştur.

Ve herkes yabancı kelimelerde olduğu gibi bu kelimelere kendince bir anlam yüklemiştir.

Biri kaş derken diğeri göz anlamıştır ve birbirimizi anlamadığımız için birbirimizden uzaklaşmaya kavga etmeye başladık.

Bu kelimelere örnek: gözlem, gözetim, gözaltı, izlem;  TV de gazetelerde, hastanelerde birbiri yerine kullanıyorlar, hastanedeki hasta izlenme yerine “gözaltına alınıyor” hapisteki adam ”gözlem/izlem altında” tutuluyor.

 

Binlerce kelimeden oluşan ve çok etkin/üretilebilir/anlamlı dil olan Türkçemiz anlamsız türetilmiş ve yabancı kelimelerin kullanılmasıyla yok oluyor.

Gençler, doğru dürüst cümle kuramaz konuşamaz kedini ifade etmekten aciz insanlar olmuşlardır.  

 

YOK OLAN SADECE DİLİMİZ DEĞİL!

Biz yok oluyoruz!

Konuşamadığımız anlaşamadığımız eşimizi dostumuzu komşumuzu kaybediyoruz yalnızlaşıyoruz.

Başka toplumları çok bilemiyorum ama bizim toplum yalnızlığı kaldıramaz, en çabuk bunalıma giren bizleriz.

Çünkü biz hep beraber olmaya alışkın bir topluluğuz yalnızlık bizi çıldırtır.

Biz konuşmayı konuşarak iletişim kurmayı severiz.

Başka hiçbir toplumda bildiğim kadarıyla insanlar “nerelisin?” diye sormaz.

Bu bir ilişki kurma yöntemidir.

Gençliğimde otobüse bindiğimde yanımdaki oturan bunu sormaya başlayınca çok kızardım, o yüzden elimde hep okuyacak bir şey olurdu.

Yurtdışı bilhassa da Almanya deneyimim bunun ne kadar değerli bir ilişki kurma yöntemi olduğunu algılamama yardımcı oldu.

Bu özelliğimizi sakın kaybetmeyelim eğer bu ülkenin ekmeğini yemişsek ve bu ülkeyi seviyorsak, sevmeyen varsa defolup gidebilir.

Bu ülkeyi seviyorsak yanlışlar varsa o bizden kaynaklanıyordur, biz kendimizi düzeltirsek ülkemizde düzelir.

İnanın birçok ülkeyi gezdim (turist gibi değil onların yaşamını paylaşarak) Türkiye’den başka bir yerde yaşayamayacağıma karar verdim.     

 

VERMEDEN ALMAK OLMAZ.

Amerika’ya gittiğimde bizi Kennedy’nin mezarına götürdüler ve rehberimiz üstündeki hitabeyi okuyarak şöyle dedi “biz Amerikalılar bu söze çok önem veririz ve buna göre yaşarız”. Mezar taşına kazınmış hitabet şöyleydi: Önce kendine sor “ben Amerika için ne yaptım” diye önce sen bir şeyler yap sonra ülkenden bekle.  

 

Birde kendinize dönün ve bu soruyu kendinize sorun.

Acaba biz Türkiye’de hiç böyle bir soru soruyor muyuz; yoksa neredeyse devlet gelsin beni helaya da götürsün mü diyoruz???

Benden bu kadar.

 

Umarım NEDEN TÜRKÇE dediğimi anlatabilmişimdir.

 

ÜLKEMİZ BİR MASAL ÜLKESİDİR, nasıl bir masal kahramanı olmak isterseniz öyle davranın.

Unutmayın masalın sonunda kötüler hep yok olur/dışlanır; çalışan iyilik yapan kazanır.

Ve bu dünya oluştuğundan beri hiç değişmeyen bir kanundur.

 

Sevgilerimle, Ocak 2017

Eğitimmenüye Dön

Anasayfaya Dön